ISSN - 1300-0578 | e-ISSN - 2687-2242
Cilt : 29 Sayı : 2 Yıl : 2021
Index
Membership
Applications
JARSS - JARSS: 29 (2)
Cilt: 29  Sayı: 2 - 2021
1.
Kapak
Cover

Sayfa I

2.
Danışma Kurulu
Advisory Board

Sayfalar II - IV

3.
İçindekiler
Contents

Sayfalar V - VI

DERLEME
4.
Sıvı Yönetiminde EVLW ve Önemi
EVLW and its Importance in Fluid Management
Hakan Yılmaz, Baturay Kansu Kazbek, Perihan Ekmekçi
doi: 10.5222/jarss.2021.93823  Sayfalar 83 - 91
Sıvı yönetimi ve optimizasyonu, anesteziyoloji ve yoğun bakımda sık karşılaşılan günlük sorunlardandır. İdeal hemodinamik yönetim dokulara oksijen sunumunu arttırmakta, postoperatif sonuçları iyileştirmekte ve cerrahi maliyeti düşürmektedir. Sıvı tedavisinin istenmeyen etkilerinin erken öngörülmesi ve takibinde damar dışı akciğer sıvısı (EVLW) ölçümü giderek kabul gören bir yöntem haline gelmiştir. Akut dolaşım yetmezliği tedavisinde temel amaç doku perfüzyonunu ve oksjenizasyonunu iyileştirirken sıvı yüklenmesinden kaçınmaktır. EVLW, akciğerlerde pulmoner damarlar dışında bulunan interstisyel, intrasellüler, alveoler ve lenfatik sıvıyı kapsar ve sağlıklı kişilerde normal değerleri 3-7 ml kg-1’dir. Bu konudaki çalışmalar, cut-off değeri olarak 10 ml kg-1 üzerindeki değerlerin pulmoner ödeme işaret ettiğini göstermiştir. EVLW ölçümünde altın standart gravimetrik yöntem olmakla birlikte, post-mortem yapılabilmesi nedeniyle günümüzde akciğer ultrasonografisi ve transpulmoner termodilüsyon teknikleri daha yaygın kullanılmaktadır. Gelecekte özellikle ALI/ARDS hastalarının hemodinamik yönetiminde EVLW ölçümünün önemli bir yer tutması beklenmektedir ve bu alanda yapılacak çalışmaların EVLW bazlı sıvı tedavisine odaklanması yararlı olacaktır.
Fluid management and optimization is one of the most frequently observed problems in anesthesiology and critical care. An ideal hemodynamic management increases oxygen supply to tissues, improves postoperative outcomes and decreases surgical costs. Extravascular lung water (EVLW) measurement has gained widespread acceptance in the early prediction and management of adverse effects caused by fluid treatment. The fundamental aim of acute circulatory failure treatment is to improve tissue perfusion and oxygenation while avoiding fluid overload. EVLW consists of extravascular interstitial, intracellular, alveolar and lymphatic fluid in the lungs and its normal values are 3-7 ml kg-1. Studies have reported that values above 10 ml kg-1 as a cut-off value points to pulmonary edema. Although the gold standard in EVLW measurement is the gravimetric method, lung ultrasound and transpulmonary thermodilution is more widely utilized since gravimetric measurement can only be performed post-mortem. EVLW measurement is expected to gain importance in the hemodynamic measurement of ALI/ARDS patients and future studies will benefit from focusing on EVLW based fluid therapy.

ÖZGÜN ARAŞTIRMA
5.
Dexmedetomidine as an Adjuvant to Lignocaine for Intravenous Regional Anesthesia for Forearm and Hand Surgeries: A Prospective, Randomized, Controlled Study
Moumita Roychowdhury, Anjum Naz
doi: 10.5222/jarss.2021.02996  Sayfalar 92 - 98
Objective: Intravenous regional anesthesia (IVRA) is an effective anesthetic technique for surgical procedures of short duration involving the distal parts of the limbs. Intraoperative tourniquet pain is the major restraint of this technique, and to overcome this limitation, various adjuvants to local anesthetics have been used. This study investigated the effect of a fixed low dose of dexmedetomidine as an adjuvant to lignocaine on intraoperative tourniquet pain, onset of block, duration of block, and patient satisfaction.
Methods: A total of 100 adult patients with ASA grade I and II who were scheduled for upper limb surgery of approximately 1 hour in duration were randomly divided into two groups (n=50 in each group). Group A received 35 mL of preservative-free lignocaine alone and Group B received 35 mL of preservative-free lignocaine along with 30 μg of dexmedetomidine. The incidence of tourniquet pain, intraoperative fentanyl consumption, duration of onset and recovery of sensory and motor block after tourniquet deflation, postoperative numeric pain rating scale (NPRS) scores, duration of analgesia, and overall patient satisfaction were noted.
Result: The incidence of tourniquet pain and intraoperative fentanyl consumption were significantly lower in Group B. The onset and duration of sensory and motor blocks were faster and longer, respectively, in Group B. Postoperative NPRS scores were lower, duration of analgesia was longer, and overall patient satisfaction was better in the dexmedetomidine group.
Conclusion: Dexmedetomidine at a dose of 30 μg as a lignocaine adjuvant significantly reduces tourniquet pain and intraoperative fentanyl consumption in IVRA. Dexmedetomidine shortens the onset of block, prolongs the duration of block, and provides a more satisfactory anesthesia than lignocaine alone.

6.
Beyin Ölümü Olgularının Retrospektif Değerlendirilmesi
Retrospective Analysis of Brain Death Cases
Özlem Özkan Kuşcu, Meltem Aktay
doi: 10.5222/jarss.2021.02997  Sayfalar 99 - 104
Amaç: Organ nakli, son dönem organ yetmezliği olan hastaların yaşamını idame etmesi için önemlidir. Bu nedenle beyin ölümü gerçekleşen olguların belirlenmesi ve organ yetmezliği olan hastalar için yeterli sayıda donasyonun sağlanması yaşamsaldır.
Yöntem: 1 Ocak 2018-1 Ocak 2020 tarihleri arasında beyin ölümü tanısı alan 31 olgu, retrospektif değerlendirildi. Olguların demografik özellikleri, beyin ölümüne neden olan tanıları, beyin ölümü saptama süresi, beyin ölümü tanısı için başvurulan ek testler, beyin ölümü tanısı ile kardiyopulmoner arrest veya donasyon arasında geçen süre, organ bağışını kabul eden ailelerin oranı, donör olan olguların oranı, donörlerden çıkarılan organ sayısı ve olguların kan grupları kaydedildi.
Bulgular: Beyin ölümü tanısı koyulan olgu sayısı 31, olguların yaş ortalaması 46.71 (1-89) yıl bulundu. Olguların yoğun bakım ünitesine kabul edildikleri birimler incelendiğinde,hastaların %71’i (n=22) acil servisten yoğun bakıma kabul edilmişti. Yoğun bakım ünitesine en sık kabul nedeni %67.7 (n=21) ise intrakraniyal kanama idi. Aile bağış oranı %19 (n=5) iken, bağışı kabul eden 3 olgu donör olabilmişti. Organ bağışının kabul edildiği hastaların ortalama yaşı 35.80±11 yıl iken, organ bağışının kabul edilmediği hastaların yaş ortalaması ise 57.43±21.30 yıl olarak bulundu (p=0.04).
Sonuç: Organ nakli için bekleyen son dönem organ yetmezliği hastalarının sayısının giderek artması nedeniyle kadaverik donör sayısının arttırılması gerekliliği doğmuştur. Beyin ölümü olgularının zamanında ve yeterli sayıda belirlenmesi aile bağış oranının arttırılması ile kadaverik donör sayısının arttırılmasına katkıda bulunulacaktır.
Objective: Organ transplantation is important for patients with end-stage organ failure to survive. For this reason, detection of brain death cases and adequate number of donations are necessary.
Methods: 31 cases diagnosed with brain death between 01.01.2018-01.01.2020 were evaluated retrospectively. Demographic characteristics, diagnoses causing brain death, time to detect brain death, additional tests applied for the diagnosis of brain death, time to diagnosis of brain death and cardiopulmonary arrest or donation, the proportion of families accepting organ donation, the proportion of donors, organ removed from donors the number and blood types of the cases were recorded
Results: The number of cases diagnosed with brain death was 31, and the mean age of the cases was 46,71 (1-89) years. 71% (n=22) of the patients were admitted to the intensive care unit from the emergency department. The most common reason for admission to the intensive care unit 67.7% (n=21) was intracranial bleeding. While the family donation rate was 19% (n=5), three cases who accepted the donation could be donors. The mean age of the patients for whom organ donation was accepted was 35.80±11 years, while the mean age of the patients for whom organ donation was not accepted was 57.43±21.30 years (p=0.04).
Conclusion: Due to the increasing number of end-stage organ failure patients awaiting transplantation, it is necessary to increase the number of cadaveric donors. Timely and sufficient detection of brain death cases, increasing the family donation rate and increasing the number of cadaveric donors will be contributed.

7.
Çocuk Hastalarda Tünelli Santral Venöz Kateterlerin Perkütan ve Cerrahi Yerleştirilmesindeki Komplikasyonlar
Complications in Percutaneous and Surgical Insertion of Tunneled Central Venous Catheters for Pediatric Patients
Gulsen Keskin, Mine Akin, Sibel Saydam, Sengul Ozmert, Devrim Tanil Kurt, Ervin Mambet, Emrah Senel, Melike Kaya Bahçecitapar
doi: 10.5222/jarss.2021.18291  Sayfalar 105 - 111
Amaç: Kalıcı tünelli kateterlerin ultrasonografi (USG) rehberliğinde perkütan olarak yerleştirilmesi, pratik, güvenli ve yaygın kullanılan bir girişimdir. Çalışmamızın amacı; pediyatrik hemato-onkoloji hastalarında perkütan veya açık cerrahi yöntem ile yerleştirilen kalıcı tünelli kateterlere bağlı komplikasyonları incelemek ve karşılaştırmaktır.
Yöntem: Kliniğimizde, 2013-2015 yılları arasında, kemik iliği nakli için Hickman tipi tünelli santral venöz kateter yerleştirilen, ASA 3-4 grubundan 101 pediyatrik hastanın tıbbi kayıtları geriye dönük olarak incelendi. Hastaların demografik verileri, kateter yerleştirme yeri, boyutu, girişim sırasında ve sonrasında karşılaşılan komplikasyonlar ve kateter çıkarılma nedenleri kaydedildi.
Bulgular: Yüz bir tünelli santral venöz kateterin, 54 hastada USG rehberliğinde perkütan olarak, 47 hastada ise açık teknik kullanılarak yerleştirildiği tespit edildi. Her iki gruptaki hastalar yaş, boy, kilo, takılan kateter boyutu, kateterizasyon süresi ve çıkarılma nedenleri açısından benzerdi. Kateter ile ilişkili intraoperatif ve postoperatif teknik ve enfektif komplikasyonlar açısından perkütan ve cerrahi gruplar arasında fark bulunmadı.
Sonuç: Pediyatrik hemato-onkoloji hastalarındaki kalıcı tünelli kateter girişimlerinin, perkütan teknik ve açık teknik ile uygulanması arasında intraoperatif ve postoperatif komplikasyonlar açısından fark bulunmadı. Her iki teknik de düşük komplikasyon oranları ile kullanılabilir, perkütan teknik daha az invazif olduğu için tercih edilebilir.
Objective: Percutaneous insertion of permanent tunneled catheters, accompanied by ultrasonography (USG) guidance, has established itself as practical, safe, and widely used procedure. The purpose of our study; To examine and compare the complications associated with permanent tunneled catheters placed by percutaneous or open surgical method in pediatric hemato-oncology patients.
Methods: Medical records of 101 pediatric patients from the ASA 3-4 group who were placed in a Hickman-type tunneled central venous catheter for bone marrow transplantation between 2013 and 2015 in our clinic were retrospectively reviewed. Demographic data of the patients, catheter insertion location, size, complications encountered during and after the intervention, and reasons for catheter removal were recorded.
Results: One hundred and one tunneled central venous catheters were placed percutaneously under USG guidance in 54 patients, and using open technique in 47 patients. Patients in both groups were similar in terms of age, height, weight, size of the inserted catheter, duration of catheterization, and reasons for removal. No difference was found between percutaneous and surgical groups in terms of intraoperative and postoperative to technique, and infective complications related to catheter.
Conclusion: In pediatric hemato-oncology patients, there is no difference in terms of intraoperative, and postoperative complications between percutaneous technique and open technique for permanent tunneled central catheter insertion. Both techniques can be used with low complication rates, and the percutaneous technique may be preferred because it is less invasive.

8.
Laparoskopik Kolesistektomi Geçiren Hastalarda Ultrasonografi Eşliğinde Uygulanan Transversus Abdominis Plan Bloğun Perioperatif Analjezi ve Hasta Konforuna Katkısı
Evaluation of the Effects of Ultrasound-Guided Transversus Abdominis Plane Block on Perioperative Analgesia and Patient Comfort in Patients Undergoing Laparoscopic Cholecystectomy
Kevser Dilek Andıç, Aysu Hayriye Nadir, Ayse Lafci, Nermin Gogus
doi: 10.5222/jarss.2021.29053  Sayfalar 112 - 118
Amaç: Laparoskopik kolesistektomi sonrası yetersiz ağrı tedavisi, çeşitli komplikasyonlara yol açabilen ve
hastanın iyileşmesini olumsuz etkileyen önemli bir sorundur. Transversus abdominis plan bloğu abdominal
bölge ameliyatlarında postoperatif analjeziye katkı sağlayabilir. Çalışmamızın amacı, preoperatif dönemde
unilateral ya da bilateral uygulanan transversus abdominis plan bloğun, laparoskopik kolesistektomi yapılan
hastalarda perioperatif analjezik etkilerini ve hasta konforuna katkısını araştırmaktır.
Yöntem: Elektif laparoskopik kolesistektomi yapılan toplam 75 hasta blok yapılmayan Grup-1 (n=25), unilateral
blok yapılan Grup-2 (n=25) ve bilateral blok yapılan Grup-3 (n=25) olarak 3 gruba ayrıldı. Grup 2’ye
ve Grup 3’e cerrahi öncesi genel anestezi altında USG ile transversus abdominis plan blok uygulandı.
Hastaların demografik özellikleri, intraoperatif opioid tüketim miktarları, postoperatif 30. dk., 2, 4, 8, 12 ve
24. saatlerde VAS istirahat - VAS öksürük skorları, hasta kontrollü analjezi cihazındaki analjezik tüketim
miktarları, postoperatif ek analjezik gereksinimi, yan etkiler, hastaların mobilizasyon zamanları ve hasta
memnuniyetleri kaydedildi.
Bulgular: İntraoperatif tüketilen remifentanil dozu Grup 3’te anlamlı olarak daha düşüktü. Postoperatif 12.
saate kadar 3 grup arasında tüm VAS değerleri anlamlı olarak farklı idi. Bilateral blok yapılan grupta VAS
istirahat ve VAS öksürük değerleri daha düşüktü. Hasta kontrollü analjezi cihazlarında bolus doz talep/
verilen miktarları ile istenilen/tüketilen toplam ilaç miktarları karşılaştırıldığında, gruplar arasında istatistiksel
olarak anlamlı fark vardı. Toplam ilaç tüketim miktarı en yüksek Grup 1’de ve en düşük Grup 3’te
belirlendi. Grup 3’teki hastaların memnuniyet skorları diğer gruplara göre daha yüksek saptandı.
Sonuç: Çalışmamız, laparoskopik kolesistektomi ameliyatlarında transversus abdominis plan blok uygulamasının,
perioperatif analjezik tüketiminin azalmasına, 12. saate kadarki VAS skorlarının daha düşük
olmasına katkı sağladığını göstermiştir. Laparoskopik kolesistektomi yapılan hastalara preoperatif dönemde
uygulanan transversus abdominis plan bloğun, etkin bir analjezik yöntem olduğu gösterilmiştir.
Objective: Inadequate pain management after laparoscopic cholecystectomy is an important problem that
can lead to complications and negatively affect the patient’s recovery. Transversus abdominis plane block
can contribute to postoperative analgesia in abdominal surgeries. The aim of this study is to investigate
the effects of preoperative unilateral or bilateral transversus abdominis plane block on perioperative
analgesia in patients underwent laparoscopic cholecystectomy and its contribution to patient comfort.
Methods: A total of 75 patients were randomized into 3 groups as Group-1 (n=25) without unblocking,
Group-2 (n=25) with unilateral block and Group-3 (n=25) with bilateral block. Block was applied to Group
2 and Group 3 under general anesthesia before surgery. Demographic characteristics of patients,
intraoperative opioid consumption, postoperative 30 min, 2, 4, 8, 12 and 24 hours VAS rest-VAS cough
scores, analgesic consumption in patient controlled analgesia, postoperative additional analgesic
requirement, side effects, mobilization times and patient satisfaction were recorded.
Results: The dose of remifentanil consumed intraoperatively was significantly lower in Group-3. VAS values
were significantly different among the groups until the 12th hour postoperatively. The VAS rest and VAS
cough values were lower in the Group 3. There was a significant difference among the groups in the
patient-controlled analgesia devices when the bolus dose demand/given amounts and the total amount of
drugs requested/consumed were compared. Total drug consumption was determined in the highest
Group-1 and the lowest in Group-3. The satisfaction scores of the patients in group-3 were higher than the
other groups.
Conclusion: Our study showed that transversus abdominis plane block application in laparoscopic
cholecystectomy surgeries contributed to decreased perioperative analgesic consumption and lower VAS
scores up to 12 hours. Transversus abdominis plane block, which was performed with laparoscopic
cholecystectomy in the preoperative period, has been shown to be an effective analgesic method.

9.
Pediyatrik Hastalarda Uygun Endotrakeal Tüp Çapının Belirlenmesi: Distal Radius Epifiz Çapının ve Subglottik Çapın Kullanımı
Estimation of Appropriate Endotracheal Tube Size in Pediatric Patients: Use of Epiphyseal Diameter of the Distal Radius and Subglottic Diameter
Demet Altun, Can Doruk, Müserref Beril Dincer, Meltem Merve Güler, Dilek Altun, Emre Çamcı
doi: 10.5222/jarss.2021.44366  Sayfalar 119 - 124
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, çocuklarda endotrakeal tüp (ETT) çapının belirlenmesinde yedek parametre olarak distal radius epifiz ölçümünün yararlılığını test etmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Yetmiş üç çocuk, yaşa dayalı formüle göre seçilen kafli ETT ile entübe edildi. Distal radius epifizinin transvers çapı ve trakeanın subglotik çapı ultrason (US) ile ölçüldü. En uygun endotrakeal tüpün dış çapı ile hem radius epifizi hem de subglottik çapın transvers çapı arasındaki ilişki hesaplandı. Tüp değiştirme ihtiyacı, US ölçümleri için zaman ve ölçümlerin kolaylık düzeyi karşılaştırıldı.
BULGULAR: Entübasyonda ilk girişim başarısı% 83.6 idi. Distal radiusun epifiz çapı ile en iyi uyan ETT arasındaki korelasyon anlamlıydı (p<0.001, r= 0.619, r2=0.383, 95% CI=0.419-0.838). Benzer şekilde, subglottik trakeal çap ile en iyi uyan ETT arasındaki korelasyon anlamlıydı (p<0.001, r=0.744, r2=0.553, 95% CI=0.678-825). Radyal epifiz çapına ve subglottik çapa göre tahmini ETT çapları sırasıyla% 82.2 ve% 94.5. Radyal epifiz ve subglottik alanın ultrason ile ölçümleri için süre sırasıyla 38.3 ± 9.6 ve 24.9 ± 4.6 saniye idi (p <0.001). Ultrason ölçümlerinin kolaylık düzeyi radyal epifiz için 6 (5-9) ve subglottik alan için 8 (7-9) olarak derecelendirildi (p <0.001.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Ultrason ile ölçülen distal radius epifizinin transvers çapı, çocuk popülasyonumuzda yaşa dayalı formülle benzer başarı oranıyla sonuçlandı. Ultrason ile ölçülen subglottik çap, ETT çapını daha doğru tahmin eder; aynı zamanda daha az zaman alır ve daha kolaydır.
INTRODUCTION: The aim of this study is to test the usefulness of epiphysis of distal radius measurement as a surrogate parameter for endotracheal tube (ETT) size prediction in children.
METHODS: Seventy-three children were intubated with cuffed ETT selected according to age-based formula. Transvers diameter of epiphysis of distal radius and subglottic diameter of trachea were measured by ultrasound (US). Correlation between the outer diameter of best-fit endotracheal tube and transvers diameter of both radius epiphysis and subglottic diameter were calculated. The need for tube exchange, time for ultrasound (US) measurements and the ease level of measurements were compared.
RESULTS: First attempt success at intubation was 83.6%. The correlation of the epiphysis diameter of the distal radius and best-fit ETT was significant (p<0.001, r= 0.619, r2=0.383, 95% CI=0.419-0.838). Similarly the correlation of subglottic tracheal diameter and best-fit ETT was significant (p<0.001, r=0.744, r2=0.553, 95% CI=0.678-825). Estimated ETT sizes according to radial epiphysis diameter and subglottic diameter were optimal in 82.2% and 94.5% respectively. Time for the US measurements of radial epiphysis and subglottic area were 38.3±9.6 and 24.9±4.6 seconds respectively (p<0.001). The level of ease of US measurements were rated for radial epiphysis as 6 (5-9) and for subglottic area as 8 (7-9) (p<0.001).
DISCUSSION AND CONCLUSION: US measured transverse diameter of distal radius epiphysis resulted in similar success rate to age-based formula in our child population. Subglottic diameter measured by US estimates ETT size more accurately; it is also less time consuming and easier.

10.
COVID-19 Pandemisi Döneminde Sezaryen Anestezisinde Tercihlerin Analizi: Retrospektif, Tek Merkezli Çalışma
Analysis of Preferences in Cesarean Anesthesia During the COVID-19 Pandemic Period: Retrospective, Single Center Study
Sedef Gülçin Ural, İbrahim Hakkı Tör
doi: 10.5222/jarss.2021.86729  Sayfalar 125 - 131
Amaç: COVID-19 pandemisinin sezaryen anestezisi yöntem tercihini ve hastanede yatış sürecini etkileyip etkilemediğini saptamayı amaçladık.
Yöntem: Mevsimsel farklılıkları ortadan kaldırmak için 2019 ve 2020 Mart-Eylül ayları arasında sezaryen ameliyatına alınan 3.320 hastanın dosyaları incelendi. Grup I (n=1941), Mart-Eylül 2019 pandemi öncesi ve Grup II (n=1379) Mart-Eylül 2020 pandemi dönemi olarak iki gruba ayrıldı. Hastaların demografik bilgileri, acil/elektif cerrahi olup olmadığı, anestezi yöntemleri ve hastanede kalış süreleri hastane veri tabanından kaydedildi.
Bulgular: ASA skorları (p=0.049) ve hastanede yatış süresi (p<0.001) Grup I’de daha yüksekti. Spinal anestezi tercihi her 2 grupta da yüksekti (p<0.001). Her 2 grupta da acil ve elektif sezaryenlerde spinal anestezi tercihi genel anesteziye oranla daha yüksekti (p<0.001). Yalnızca acil şartlarda alınan ve spinal anestezi uygulanan 3 sezaryenin PCR sonucunun postoperatif pozitif olduğu saptandı. Her 3 vardiyada da ameliyat edilen hasta sayısı Grup I’de daha yüksekti (p<0.001).
Sonuç: COVID-19 pandemisi döneminde de önceki dönemde olduğu
Objective: We aimed to see if the Covid-19 pandemic effects the cesarean anaesthesia method preference and the hospitalization process.
Methods: To eliminate seasonal differences, the files of 3320 patients who underwent the cesarean section between 2019-2020 March-September were examined. The patients were divided into two groups as those who had cesarean section between March-September 2019 before the pandemic (Group I, n: 1941) and those who had cesarean section after the pandemic (March-September 2020) (Group II, n: 1379). The demographic information of the patients, whether there was an emergency/elective surgery, anesthesia methods and duration of hospitalization were recorded from the hospital database.
Results: ASA scores (p=0.049) and duration of hospitalization (p<0.001) were higher in Group I. Spinal anaesthesia preference was higher in both groups compared to general anaesthesia (p<0.001). Spinal anaesthesia preference was higher than general anaesthesia in emergency and elective operations in both groups (p<0.001). It was found that the PCR results of three emergency cesarean sections under spinal anesthesia were postoperatively positive. The number of patients operated on in all shifts was higher in Group I (p<0.001).
Conclusion: During the COVID-19 pandemic period, spinal anaesthesia was preferred more frequently for cesareans compared to general anaesthesia as in the previous period.

11.
Granisetronun Spinal Anestezi Kaynaklı Hipotansiyona Etkisi
Effects of Granisetron on Spinal Anesthesia-induced Hypotension
Cem Koray Çataroğlu, Alp Alptekin, Aysel Gezer, Murat Sayin, Asli Donmez
doi: 10.5222/jarss.2021.53825  Sayfalar 132 - 139
Amaç: Bulantı kusma profilaksisi için kullanılan intravenöz granisetronun spinal anestezi kaynaklı hipotansiyon ve bradikardi üzerine etkisinin değerlendirilmesi amaçlandı.
Yöntem: Spinal anestezi altında elektif opere edilen, ASA 1-2 sınıfında olan 120 hasta rastgele olarak Grup G (Granisetron; n=60) ve Grup P (Plasebo; n=60) gruplarına ayrıldı. Spinal anesteziden 5 dk önce, G grubuna 10 mL %0.9 serum fizyolojikle seyreltilmiş 1 mg intravenöz granisetron ve P grubuna ise 10 mL intravenöz %0.9 serum fizyolojik uygulandı. İki gruptaki tüm hastalara 15 mg hiperbarik bupivakain %0.5 ile L4-5 seviyesinden spinal anestezi yapıldı. Motor blok derecesi ve seviyesi, sensoryal blok seviyesi ve hemodinamik veriler, anesteziden önce bir kez ve sonra ise 20 dk boyunca her 5 dk’da bir kaydedildi.
Bulgular: Her iki grubun demografik verilerinde anlamlı fark yoktu. İlk değerlere göre hemodinamik verilerde her iki grupta da düşme görülse de G grubunda sistolik, diastolik ve ortalama kan basıncı ölçümleri istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksekti. Kalp atım hızında anlamlı fark gözlenmedi.
Sonuç: İntravenöz olarak uygulanan granisetron spinal anestezi sonrası gelişen hipotansiyonu azaltır, ancak kalp atım hızı üzerine belirgin etkisi yoktur.
Objective: It was aimed to evaluate the effect of intravenous (IV) granisetron used for nausea and vomiting prophylaxis on hypotension and bradycardia caused by spinal anesthesia.
Methods: 120 ASA 1-2 patients undergoing elective surgery under spinal anesthesia were randomly divided into Group G (Ganisetron; n=60) and Group P (Placebo; n=60) groups. Five minutes before spinal anesthesia, Group G received 1 mg intravenous granisetron diluted in 10 mL of isotonic sodium chloride solution and Group P received 10 mL of isotonic sodium chloride solution. Spinal anesthesia with hyperbaric bupivacaine 0.5%, 15 mg at the level of L4-5 was applied for both groups. Hemodynamic data, sensory and motor block parameters were recorded before and after spinal anaesthesia every 5 minutes during 20 minutes of surgery.
Results: There was no difference in the demographic data of both groups. Although hemodynamic data showed a decrease in both groups according to initial values, blood pressure measurements in group G were significantly higher than the first measure values. There was no significant difference in heart rate values between the groups.
Conclusion: Intravenous granisetron reduces hypotension after spinal anesthesia, but it has no significant effect on heart rate.

OLGU SUNUMU
12.
Bir Anesteziyoloğun Korkulu Rüyası: Entübasyon Sonrası Trakea Rüptürü
Anesthesiologist’s Horror Case: Postintubation Tracheal Rupture
Tuba Berra Sarıtaş, Bilal Atilla Bezen, Remziye Gül Sıvacı
doi: 10.5222/jarss.2021.06025  Sayfalar 140 - 143
Endotrakeal entübasyon nispeten kolay bir işlemdir, ancak bu kolay işlem nedeniyle komplikasyonlar ortaya çıkabilir. Uygulayıcıların beklenmeyen zor entübasyon için hazır olmaları gerekir ve kılavuzlar ışığında müdahale edilmelidir. Bu yazıda intraoperatif olarak tanı konulan ve tanıdan hemen sonra tedavi edilen 48 yaşında bir kadın hastada trakeal rüptür olgusu tanımlanmıştır. Entübasyon sonrası trakeal rüptür çok nadir olmasına rağmen; sonuç olarak solunum yetmezliği, amfizem, hatta ölüm görülebilir. Klinik şüphe rüptür tanısında ilk ve en önemli adımdır. Acil bronkoskopi, akciğer röntgeni ve toraks tomografisi, laserasyonun tipinin ve uzunluğunun teşhisi için gereklidir. Literatürde hem konservatif hem de cerrahi tedaviler membranöz trakeal rüptürün tedavisi için uygundur. Bu olgu sunumunda, beklenmeyen zor entübasyon sonrası gelişen trakeal rüptür nedenleri ve tedavi yaklaşımı anlatılmaktadır.
Endotracheal intubation is a relatively easy procedure, however, complications may occur due to this easy procedure. Practitioners should be ready for unexpected difficult intubation and treat in the lights of guidelines. We herein describe a 48 years old female tracheal rupture case which was diagnosed intraoperatively and treated immediately after diagnosis. Although tracheal rupture after intubation is very rare; respiratory insufficiency, emphysema, even death may happen as a result. Clinical suspicion is the first and the most important step at the diagnosis of the ruptures. An emergency bronchoscopy, chest X-ray and computerized tomography of thorax are necessary for diagnosis of the type and the extention of the laseration. In the literature conservative and surgical therapies are both appropriate for treatment of membranous tracheal rupture. In this case report, the causes of tracheal rupture after unexpected difficult intubation and its treatment approach are explained.

13.
Emanuel Sendromlu Çocuk Hastada Anestezik Yaklaşım
Anesthetic Management of a Pediatric Patient with Emanuel Syndrome
Bengisu Ercan, Aysun Ankay Yilbas, Özgür Canbay, Ümitcan Ünver
doi: 10.5222/jarss.2021.31932  Sayfalar 144 - 146
Emanuel sendromu; multipl konjenital anomaliler, kraniofasial dismorfizm, ciddi gelişme geriliği ve mental retardasyon ile karakterize oldukça ender, herediter resesif bir hastalıktır. Biz bu olgu sunumunda, izole yarık damak ameliyatı geçiren Emanuel sendromlu pediatrik hastamızdaki anestezi yaklaşımımızı tartışmayı amaçladık. Hastanın anestezi yönetiminde total intravenöz anestezi tercih edildi. Endotrakeal entübasyon videolaringoskopi ile gerçekleştirildi. Sorunsuz intraoperatif takibin ardından, ekstübasyon sonrası solunum sıkıntısı gelişmesi üzerinde hasta yine entübe edilerek yoğun bakım ünitesine devredildi. Hastamızda olduğu gibi, eşlik eden mikro-retrognati nedeniyle anesteziyologlar zor hava yolu olasılığına hazır olmalıdır. Ayrıntılı bir preoperatif değerlendirme, zor hava yolu hazırlığı ve dikkatli hemodinamik monitorizasyon ile bu ender hastalığın anestezi yönetiminde sorunlar en aza indirgenebilir.
Emanuel syndrome is a very rare recessive hereditary disorder characterized by multiple congenital anomalies, craniofacial dysmorphism, significant developmental delay and mental retardation. In this case report, we discussed our anesthetic management of a pediatric patient with Emanuel Syndrome undergoing isolated cleft palate repair operation. General anesthesia was maintained with total intravenous anesthetic techniques. Videolaryngoscopy was used for endotracheal intubation. The patient was extubated at the operating room following an uneventful intraoperative period, however she developed respiratory distress and was reintubated and transferred to pediatric intensive care unit. Anesthesiologists should be prepared for difficult airway management because of concomitant micro-retrognathia, as in our patient. Most of the problems regarding anesthetic management of this extremely rare syndrome can be reduced by a detailed preoperative assesment, preparation for diffucult airway and a careful hemodynamic monitoring.

14.
Acil Cerrahi Gerektiren Vagal Sinir Stimulatörlü Hastada Anestezi Yönetimi
Anesthesia Management in a Patient with Vagal Nerve Stimulator Requiring Emergency Surgery
Huri Yeşildal, Tülay Çardaközü
doi: 10.5222/jarss.2021.36450  Sayfalar 147 - 150
Vagal sinir stimulasyonu (VNS) ilaçlara dirençli epileptik nöbetleri olan hastalarda uygulanan bir yöntemdir. Epilepsi dışında migren, kronik ağrı ve depresyonda da uygulanmaya başlanmıştır. Obstrüktif uyku apnesi, gastrik içeriğin aspirasyonu, vokal kord paralizisi, ses kısıklığı, dispne ve kardiyak aritmiler VNS’li hastalarda sık görülen ve anestezi uygulamalarında sorun yaratabilecek komplikasyonlardır. Yirmi beş yaşında erkek hastanın sağ dizde derin kesi ve aktif kanama nedeniyle ortopedi tarafından acil ameliyatı planlandı. Hasta mental retarde ve nonkoopere idi, kardiyak ve solunum sistemi muayenesi normaldi. Üç yaşından beri epilepsisi olan hastaya, 2 yıl önce VNS cihazı takılmıştı. Kan biyokimyası, hemogram ve koagülasyon parametreleri, EKG, akciğer grafisi ve nöroloji konsültasyonu istendi. VNS cihazına herhangi bir müdahalede bulunulmadan ameliyata alındı. Genel anestezi uygulandı, hasta entübe edildi. BIS monitörizasyonu uygulandı, intraoperatif dönemde bir sorun yaşanmadı, postoperatif dönemde yoğun bakım ünitesine alındı. Elektif cerrahi öncesi VNS cihazının kapatılması veya yeniden programlanması önerilmektedir. Acil durumlarda cihaza herhangi bir müdahalede bulunulmayabilir. LMA kullanılması hava yolu obstrüksiyonuna yol açabileceğinden önerilmez. Entübe hastalarda vagusun uyarısı vokal kordda hasara neden olabilir. Perioperatif ve postoperatif dönemde nöbetler görülebilir. Postoperatif dönemde solunum problemleri ve obstrüktif uyku apnesi nedeniyle hasta yakın takip edilmelidir. Anestezistler elektriksel uyarı veren implantlara ait teknik özellikler, yan etkiler ve anestezi uygulamaları sırasında karşılaşılacak sorunlarla ilgili bilgi sahibi olmalıdır.
Vagal nerve stimulation (VNS) is a method used in patients with drug-resistant epileptic seizures. Apart from epilepsy, it has also been used in migraine, chronic pain and depression. Obstructive sleep apnea, aspiration of gastric contents, vocal cord paralysis, hoarseness, dyspnea and cardiac arrhythmias are common complications in patients with VNS and may cause problems in anesthesia applications. A 25-year-old male patient was scheduled for an emergency operation by orthopedics due to a deep incision and active bleeding in the right knee. The patient was mentally retarded and non-cooperative, and his cardiac and respiratory system examination was normal. The patient, who has had epilepsy since the age of 3, had a VNS device inserted 2 years ago. Blood biochemistry, hemogram and coagulation parameters, ECG, chest radiography and neurology consultation were requested. He was operated on without any intervention to the VNS device. General anesthesia was applied and the patient was intubated. BIS monitoring was applied, there was no problem in the intraoperative period, he was taken to the intensive care unit in the postoperative period. It is recommended that the VNS device be turned off or reprogrammed prior to elective surgery. In emergency situations, the device may not be intervened in any way. Using LMA is not recommended as it may cause airway obstruction. In intubated patients, stimulation of the vagus may cause damage to the vocal cord. Seizures may occur in the perioperative and postoperative period. In the postoperative period, the patient should be followed closely due to respiratory problems and obstructive sleep apnea. Anesthesiologists should be aware of the technical features of non-cardiac implantable electrical devices, side effects and problems that may be encountered during anesthesia applications.

EDITÖRE MEKTUP
15.
Obstetrik Anestezi Pratiğindeki Kritik Konularda Güncel Öneriler
Up-to-date Recommendations for Obstetric Anesthesia Practice on Critical Issues
Berrin Günaydın
doi: 10.5222/jarss.2021.62134  Sayfalar 151 - 152
Makale Özeti | Tam Metin PDF

LookUs & Online Makale