ISSN 1300-0578
Cilt : 28 Sayı : 1 Yıl : 2020
Index
Membership
Applications
JARSS - JARSS: 28 (1)
Cilt: 28  Sayı: 1 - 2020
1.
Kapak
Cover

Sayfa I (157 kere görüntülendi)

2.
İçindekiler
Contents

Sayfalar II - VI (190 kere görüntülendi)

DERLEME
3.
Açık Kalp Cerrahisi Sonrası Gelişen Düşük Kalp Debisi
Low Cardiac Output After Open Cardiac Surgery
Nesrin Bozdoğan Özyılkan
doi: 10.5222/jarss.2020.75437  Sayfalar 1 - 11 (514 kere görüntülendi)
Kalbin dakikada pompaladığı kan hacmi olarak tanımlanan kalp debisi kardiyak performansın değerlendirilmesinde göz önüne alınan en önemli hemodinamik parametrelerden biridir. Açık kalp cerrahisi sonrası hemodinaminin korunması ve yeterli kardiyak performansın sağlanması her zaman kolay olmayabilir. Düşük kalp debisi (DKD) de kardiyak cerrahi sonrası görülebilen ve ciddi hemodinamik değişikliklere yol açarak erken ve geç dönem mortalite ve morbiditeyi artıran durumlardan biridir. Bu derlemede literatürler eşliğinde DKD’nin öneminin ve yönetiminin gözden geçirilmesi amaçlanmıştır.
Cardiac output, described as the amount of blood pumped by heart in a minute, is one of the most important haemodynamic parameters for the assesment of cardiac performance. Preserving haemodynamic stability and sufficient cardiac performance may not always be effortless after open cardiac surgeries. Low cardiac output is one of the complications that can be observed after cardiac surgery and increase the risk of morbidity and mortality by causing serious haemodynamic alterations in the early and late postoperative period. In this paper, we aimed to review the significance and the management of low cardiac output in the perspective of current literature.

ÖZGÜN ARAŞTIRMA
4.
Effectiveness of Dexmedetomidine for controlled hypotension in providing optimum surgical conditions for functional endoscopic sinus surgeries: A double-blinded randomized controlled trial.
Soma Ganesh Raja Neethirajan, Nivash Chandrasekaran, Aruna Parameswari
doi: 10.5222/jarss.2020.70883  Sayfalar 12 - 17 (296 kere görüntülendi)
INTRODUCTION: Bleeding resulting in impaired intraoperative visibility and increased risk of injury to vital structures such as optic nerve and internal carotid artery requires effective control in form of controlled hypotension during functional endoscopic sinus surgeries. Our aim in this study is to assess the effectiveness of dexmedetomidine in reducing blood loss during functional endoscopic sinus surgeries (FESS) when used for controlled hypotension.
METHODS: Ninety-two American Society of Anaesthesiologists – ASA class I and II patients of comparable demographic profile, scheduled for elective FESS received either Inj. dexmedetomidine 1 mcg/kg/hr for initial 10 minutes and then 0.5 mcg/kg/min as infusion or equal volume of saline infusion. The hemodynamic changes, intraoperative rescue medication consumption, intraoperative blood loss, emergence time, postoperative sedation and pain score were recorded.
RESULTS: Patients in the dexmedetomidine group had a remarkable reduction in blood loss (p-value – 0.000) with lesser intraoperative mean arterial blood pressure, heart rate, better sedation and pain scores postoperatively. The mean intraoperative rescue medication consumption was remarkably higher in patients of group B. Extubation time in group A patients was significantly higher (9.04 minutes) than in group B patients (5.07 minutes) (p-value-0.000).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Dexmedetomidine is an optimal effective agent that reduces blood loss by controlled hypotension during FESS providing ideal surgical field with better sedative and analgesic properties.

5.
Ortopedik Spinal Cerrahi Olgularında İntraoperatif Sıvı Yönetiminde Pleth Varıabılıty İndeks’in (Pvı) Etkinliğinin Değerlendirilmesi: Randomize Kontrollü Çalışma
Efficacy of pleth variability index (PVI) to evaluate intraoperative fluid management during Orthopaedic spinal surgery: A randomized controlled trial
Eralp Çevikkalp, İsmet Topçu, Arzu Açıkel, Semih Sarılar, Gönül Tezcan Keleş, Beyhan Cengiz Özyurt
doi: 10.5222/jarss.2020.57441  Sayfalar 18 - 25 (253 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: Majör cerrahilerde komplikasyonları önlemek için, kan ve sıvı tedavisini izlemek önemlidir. “Pleth variability index” (PVI) sıvı tedavisinin invaziv olmayan ölçümüne olanak sağlayan, temeli arteriyel nabız basıncındaki solunumsal değişikliklere dayanan bir yöntemdir. Çalışmamızda; majör cerrahide intraoperatif sıvı yönetiminin, klasik hesaplama yöntemi ve CVP ile takibinin, sıvı yüklemesine verilen PVI değişikliklerine göre yönetimin karşılaştırılması amaçlanmıştır
YÖNTEM ve GEREÇLER: Hastalar randomize olarak 2 eşit gruba (n=50) ayrıldı. Grup C’de sıvı gereksinimi açlık, idame ve insensibl kayıp 4-2-1 kuralına göre hesaplanarak kristalloid ile karşılandı. Grup PVI’da PVI değeri 14’ün üstünde olan hastalara 250 mL kristalloid 5 dk’da gidecek şekilde verildi. PVI değeri 14’ün altında olan hastalara 4 mL kg -1sa -1 sıvı infüzyonu açıldı.
BULGULAR: Grupların intraoperatif sıvı yönetimlerinin karşılaştırmasında; Grup C’de intraoperatif verilen sıvı miktarı 3522±1098.1 ml ve Grup PVI’da intraoperatif verilen sıvı miktarı 1914±542.86 ml(p<0.05). Grup CVP’de intraoperatif verilen eritrosit süspansiyonu 0.42±0.57 ünite ve Grup PVI’da intraoperatif verilen eritrosit süspansiyonu 0.08±0.27 ünitedir (p<0.05). Gruplar arasında postoperatif eritrosit süspansiyonu transfüzyonu miktarı ve intraoperatif hemoglobin düzeyleri arasında anlamlı fark yoktur(p>0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç olarak; PVI yöntemi ile sıvı takibinin CVP izlemi ile takibe göre noninvaziv olması, daha az sıvı ile daha iyi kardiyak stabilizasyon sağlanabilmesi ve hastanın intravasküler volümünü değerlendirmede daha doğru sonuçlar verebilmesi nedeniyle değerli bir yöntem olduğu düşünüldü.
INTRODUCTION: To prevent complications during major surgery, it is important to monitor blood and fluid treatment. The pleth variability index (PVI) allows non-invasive assessment of fluid management. It is based on respiratory changes in arterial pulse pressure. To evaluate intraoperative fluid management in major surgery, the present study compared classical parameters and central venous pressure (CVP) monitoring with PVI changes in response to fluid loading
METHODS: In the Group C, fluid replacement was carried out with crystalloid solutions using the 4-2-1 rule and by calculating fasting, maintenance, and insensible losses. In the PVI group, 250 mL of crystalloid solution was administered in 5 minutes to patients with a PVI greater than 14%, patients with a PVI less than 14% were administered a fluid infusion with an initial dose of 4 mL kg-1 h-1.
RESULTS: The amount of intraoperative fluid replacement was 3522±1098.1 mL in the Group C and 1914±542.86 mL in the Group PVI (p<0.05). The amount of intraoperative red blood cell transfusion was 0.42±0.57 unit in the Group C and 0.08±0.27 unit in the Group PVI (p<0.05). There were no significant differences between the groups in terms of postoperative red blood cell transfusion (p>0.05) or intraoperative hemoglobin levels (p>0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: PVI assessment is more valuable than CVP monitoring because it is non-invasive and thus provides better cardiac stabilization with less fluid replacement. It can also provide more accurate results when evaluating intravascular volume status.

6.
Ultrason ile deneyimsiz ellerde pediatrik santral ven kateterizasyon: Ön rapor
Ultrasound for pediatric central vein catheterisation in inexperienced hands: A preliminary report
Çiğdem Yıldırım Güçlü, Gülnur Göllü Bahadır, Başak Ceyda Meço, Gönül Küçük Erensu, Zekeriyya Alanoğlu, Hüseyin Dindar, Neslihan Alkış
doi: 10.5222/jarss.2020.30592  Sayfalar 26 - 31 (222 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: Santral venöz kateterizasyon pediatrik hastalarda teknik olarak zor bir işlemdir. İşlem sırasında ultrason rehberliği popüler hale gelmektedir. Bu çalışma, pediatrik hastalarda internal juguler ven kateterizasyonu sırasında ultrason rehberliğinin başarı oranını ve başarı oranını etkileyen faktörleri incelemek için tasarlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Santral kateter yerleştirilen pediatrik hastalar 12 ay boyunca dahil edildi. Rutin anestezi indüksiyonu ve tedavisinden sonra hastalara kateterizasyon için pozisyon verildi. Kateterizasyon ultrason rehberliğinde yapıldı. Ne zaman cut-down’a dönüleceğine kateteri takan kişi karar verdi. Hastaların demografik özellikleri, uygulayıcı deneyimi, kanülasyon tarafı, deneme sayısı ve komplikasyonlar kaydedildi. Başarı, ultrason rehberliği ile kateterizasyon olarak tanımlandı.
BULGULAR: İlk girişimde 180 hastanın 144'ünde kanülasyon yapıldı. Sadece 8 kateterizasyon işleminde, birden fazla kişi deneme yaptı. Dokuz hastada kanülasyon için cut-down kullanıldı, bu da ultrason rehberliğinin 171 (% 95) hastanın kanülasyonunda başarılı olduğu anlamına geliyor. Dokuz cut-down’ın yedisi asistanlar, 2’si uzmanlar tarafından gerçekleştirildi. Kateterizasyon sırasında arteriyel ponksiyon, hemotoraks ve pnömotoraks gibi komplikasyon görülmedi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Ultrason, deneyimsiz ellerde bile pediatrik hastalarda kateterizasyon için çok faydalı bir araçtır. Tecrübe, başarının iyileştirilmesinde önemli bir faktördür.
INTRODUCTION: Central venous catheterization is a technically difficult procedure in pediatric patients. Ultrasound guidance is becoming popular during the procedure. This study is designed to examine the success rate of ultrasound guidance during internal jugular vein catheterization and factors influencing the success rate in pediatric patients.
METHODS: Pediatric patients undergoing central catheter insertion were included for a period of 12 months. After routine anesthesia induction and management, patients are positioned for catheterization. The catheterization is performed with the guidance of ultrasound. The performer decides to use cut-down method for catheterization. The patients’ demographics, the performers’ experience, cannulation side, number of attempts and complications are recorded. Success is defined as catheterization with ultrasound guidance.
RESULTS: In 144 out of 180 patient’s cannulation was achieved on the first attempt. Only in 8-catheterization procedure, more than one performer was attempted. Nine patients had cut-downs for cannulation, which means that ultrasound guidance succeeded in cannulation of 171 (95%) patients. The seven out of nine cut-downs applied by the attendings and others by residents. There was no incidence of complications as arterial puncture, hemothorax, and pneumothorax during catheterization.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Ultrasound is a very useful tool for catheterization in pediatric patients even in inexperienced hands. Experience is an important factor for improving the success.

7.
Palyatif bakım ve yoğun bakım ünitelerinde basınç ülserine yapılan geleneksel pansuman ve topikal L-prolin uygulanmasının karşılaştırılması
Comparison of traditional dressing and topical L-proline administration on pressure ulcers in palliative care and intensive care units’ patients
Yeliz Sahiner, Murat Kendirci
doi: 10.5222/jarss.2020.40427  Sayfalar 32 - 38 (363 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: Basınç ülseri yoğun bakım ve palyatif bakım merkezlerinde sık karşılaşılan bir problemdir. Tedavi süreci uzun, zor ve büyük ölçüde maliyetlidir. Hasta, hasta yakını ve hekim için aşılması gereken bir problem olan basınç ülseri tedavisinde yara bakımı önemlidir. Bu çalışmada konvansiyonel yöntem ve L-prolin ile yapılan tedavilerinin etkinliği karşılaştırılmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Haziran 2018-2019 tarihleri arasında anestezi ve cerrahi yoğun bakım, palyatif bakım ve kronik yara servisinde basınç ülseri tanısı almış, evre I-III yarası olan 96 hastanın verileri incelendi. Hastalar konvansiyonel pansuman (grup 1,n=47) ve L-prolin topikal tedavisi uygulan (grup 2,n=49) olarak ayrıldı. Hastaların demografik verileri, yandaş hastalıkları, yara yeri, ebatları, tedavisi için uygulanan yaklaşım, pansuman sayıları, tedavi süreleri, nihai yara durumları karşılaştırıldı.
BULGULAR: Gruplar arasında yara evresi, yeri, büyüklüğü ve pansuman sayısı açısından fark tespit edilmedi (p>0,05). Hastanede yatış günleri karşılaştırıldığında Grup 2’de anlamlı derecede düşük bulundu (p=0,002). Tam iyileşme açısından gruplar karşılaştırıldığında, grup 2 ‘de anlamlı derecede tam iyileşme sağladığı görüldü (p=0,017). Yara evresinde gerileme açısından karşılaştırmada, grup 2’de yaralarının evrelerinde gerileme olduğu görüldü (p=0,001). Yara boyutlarında küçülme açısından gruplar karşılaştırıldığında, grup 2’de yara ebatlarında küçülme olduğu görüldü (p=0,001).
TARTIŞMA ve SONUÇ: L-prolin içeren topikal krem uygulamasının özellikle evre I ve II üzere basınç ülserinde güvenle ve etkili bir şekilde kullanılabileceği görüldü.
INTRODUCTION: Pressure ulcer is a common problem in intensive care and palliative care centers. The treatment process is long, difficult and costly. Wound care is important in the treatment of pressure ulcers, which is a problem that must be overcome for the patient, patient's family and the physician. In this study, the efficacy of conventional methods and L-proline treatments were compared.
METHODS: Data of 96 patients diagnosed with pressure ulcers grade I-III, in anesthesia-surgical intensive care, palliative care and chronic wound department between June 2018-2019 were retrospectively evaluated. Patients were divided into conventional dressing (group1,n =47) and L-proline topical treatment (group2,n=49). Demographic data, comorbidities, wound location, size, treatment approach, number of dressings, duration of treatment, final wound conditions were compared.
RESULTS: There was no difference between groups in terms of wound stage, location, size and number of dressings (p>0.05). When hospitalization days were compared, it was found to be lower in Group 2 (p=0.002). When the groups were compared in terms of full recovery, it was observed that group 2 had a full recovery (p=0.017). In the comparison of wound stage regression, it was observed that there was regression in the stage of the wounds in group 2 (p=0.001). When the groups were compared in terms of wound size reduction, it was observed that the wound size decreased in group 2 (p=0.001).
DISCUSSION AND CONCLUSION: L-proline-containing topical creams can be used safely and effectively in pressure ulcers, especially in stages I and II.

8.
The effect of gall bladder bed infiltration on analgesia in laparoscopic cholecystectomy
Ahmed Sadek, Ibrahim Ibrahim Abd El Baser, Alaa Mazy
doi: 10.5222/jarss.2020.07078  Sayfalar 39 - 46 (227 kere görüntülendi)
INTRODUCTION: Gall bladder is highly innervated by parasympathetic and sympathetic nervous system through anterior hepatic plexus, posterior hepatic plexus and the phrenic nerves. The aim of the current study was to evaluate the efficacy of infiltration of lidocaine into gall bladder bed in controlling postoperative abdominal pain and reducing analgesic consumption following laparoscopic cholecystectomy.
METHODS: This randomized prospective double blind study was conducted on 70 patients submitted for laparoscopic cholecystectomy, 6 patients were excluded or dropped out, and they allocated into 2 groups, control group (n=32) in which gall bladder bed was infiltrated with normal saline and infiltration group (n=32) in which lignocaine was infiltrated into gall bladder bed. Postoperative pain, time of first rescue analgesia and analgesic consumption were recorded in the first postoperative 24 hours.
RESULTS: The postoperative visual analogue score for visceral pain at rest was significantly lower in infiltration group than the control group at rest coughing and movement and was similar for somatic pain during the first postoperative 24 hours. Time of first rescue analgesia was significantly longer in infiltration than the control group. The number of patients required morphine was significantly smaller and the total dose of postoperative analgesic consumption was lower in infiltration than the control group.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Gall bladder bed infiltration with lignocaine was associated with decreased visceral pain intensity at rest, coughing and movement with reduced analgesic consumption in the first postoperative 24 hours.

9.
Çocuk Hastalarda Mavi Kod Uygulaması ve Sonuçlarının Değerlendirilmesi
Evaluation of Code Blue Implementation and Outcomes in Pediatric Patients
Güntülü Şık, Agop Çıtak
doi: 10.5222/jarss.2020.29292  Sayfalar 47 - 51 (300 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: Mavi kod, hastane içinde acil müdahale gerektiren durumlarda en kısa zamanda olay yerine ulaşılmasını ve etkin müdahalenin yapılmasını sağlayan, evrensel acil durum kodudur. Bu çalışmanın amacı hastanemizde çocuk hastalarda uygulanan mavi kod bildirimleri ve içeriklerini değerlendirmek, uygulamaya dikkat çekmek ve uygulamanın hasta güvenliğini açısından önemini vurgulamaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: xxxx xxxx xxx xxxxx xxxx xxx Hastanesi’nde Ocak 2017- Ağustos 2019 tarihleri arasında çocuk hastalar için tutulan tüm mavi kod formları retrospektif olarak incelendi. Hastaların demografik ve tıbbi bilgileri, mavi kod çağrılarının verilme nedeni, ekibin olay yerine ulaşma süresi, yapılan tüm müdahale ve uygulamalar kaydedildi.
BULGULAR: Çalışma süresince toplam 70 pediatrik mavi kod çağrısı yapıldı. Mavi kod verilen hastaların 45’i (%64.3) erkek, 25’i (%35.7) kızdı. Hastaların yaş ortalaması 38,3 ±14,2 aydı. Olay yerine ulaşma süresi ortalama 2.02 ± 0.92 dakika idi. Verilen çağrıların 36’sı (%51,4) çocuk servisinden, 23’ü (%32,9) acil servisten, 7’si (%10) çocuk polikliniğinden, 2’si (%2,9) hastane giriş alanından, 1’i (%1,4) fizik tedavi ve rehabilitasyon polikliniğinden, 1’i (%1,4) radyoloji biriminden verilmişti. Çağrıların %64,3’ü mesai saatleri içinde, %35,7’si sorumlu hekim, %50’si hemşire ve %14,3’ü yardımcı sağlık personeli tarafından verilmişti. Hastaların %35,7’si entübe edildi, %27,1’ine kardiyopulmoner resüsitasyon (KPR) uygulandı. Hastaların %64,3’ü yoğun bakım ünitesine yatırıldı. Diğer hastaların takip ve tedavilerine bulundukları serviste veya acil serviste devam edildi. KPR uygulanan hastaların %68,4’ü hastaneden taburcu edildi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Mavi kod ekibinde etkin ve alanında deneyimli uzmanların olması, hastane içi eğitimlere gereken önemin verilmesi, verilen eğitimler ile kardiyopulmoner arrestlerin hızlı tanınması hastaların sağ kalım oranlarını arttırmaktadır. Çocuk hasta kayıtlarının ayrı olarak değerlendirildiği çalışmamızda mavi kod sisteminin hedeflenen süre açısından standartlara uygun ve başarılı bir şekilde uygulandığı görülmektedir.
INTRODUCTION: Code Blue is a universal emergency code, providing rapid response and effective intervention for life-threatening cases requiring emergency medical intervention in hospitals or institutions. Our study aims to evaluate pediatric Code Blue cases in our hospital, discuss resuscitation practices and emphasize patient safety during emergency response.
METHODS: Pediatric Code Blue forms, between January 2017 and August 2019, were evaluated retrospectively at a tertiary university hospital, xxx xxx xxx xxx xxxx. Demographic information and medical histories of cases were obtained from hospital records. Reasons for Code Blue, arrival time of the Code Blue Response Team, complete medical interventions and practices performed at the scene were recorded from Code Blue forms.

RESULTS: Our retrospective clinical study included 70 pediatric Code Blue cases. Among Code Blue patients, 45 cases (64.3%) were male, 25 cases (35.7%) were female. Average age of patients was 38,3 ±14,2 months. Average arrival time of the code blue team was 2.02±0.91 minutes. The most common place for code blue was general pediatric wards, with a total of 36 blue codes (51.4%). It's followed by emergency room (ER) with 23 codes (32.9%), pediatric polyclinics with 7 codes (10%), 2 codes given at the hospital entrance (2.9%), 1 code from physical therapy and rehabilitation polyclinic (1.4%) and 1 code from radiology department(1.4%). Majority of codes (64.3%) were given during work hours. Among the staff activating Code Blue, there were physician-in-charge (35.7%), nurses (50%) and other healthcare personnel (14,3%). Intubation is performed in 35.7% of patients and 27.1% required cardiopulmonary resuscitation (CPR). After first response, 64.3% of patients were admitted to the pediatric intensive care unit. The rest of the patients continued to receive medical treatment in their respective wards or in the ER. After completion of therapy, 68.4% of patients who had received CPR were discharged without any sequel.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The application of Code Blue carried out by a team of experienced specialist physicians, implementing necessary regular in-hospital educations, awareness and rapid recognition of cardiopulmonary arrest cases by the trained staff increase survival rates of patients. Considering pediatric cases only, our study clearly demonstrates that Code Blue system in our hospital is utilized appropriately and successfully, particularly in terms of arrival time.

10.
Trakeostomili olarak yoğun bakım ünitesinden taburcu edilen hastaların değerlendirilmesi: Tek merkez verilerinin retrospektif analizi
Assessment of patients discharged from the intensive care unit with tracheostomy: A retrospective analysıs of single center data
Gamze Küçükosman, Duygu Kocakulak, Hilal Ayoğlu
doi: 10.5222/jarss.2020.30602  Sayfalar 52 - 58 (205 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmamızda Yoğun Bakım Ünitesi (YBÜ)’nden trakeostomili olarak taburcu edilen olguların 6 aylık süre ile olan takibindeki morbidite ve mortalite nedenlerinin araştırılması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Retrospektif çalışma 35 olguyla tamamlandı. Olguların demografik özellikleri, yatış nedenleri, komorbiditeleri, taburculuktaki Glasgow Koma Skorları (GKS), taburculuk sonrası tekrar hastaneye yatış öyküsünün varlığı, evde mekanik ventilatör desteği (EMVD) olup-olmaması, evde yaşanılan sorunlar, beslenme şekli ve ölüm nedenleri değerlendirildi.
BULGULAR: İleri yaş, resüsitasyon sonrası bakım gereken hastalar, komorbidite varlığı, EMVD gereksinimi ve PEG ile beslenmenin mortalite ile ilişkili faktörler olduğu tespit edildi (p<0.05). Cinsiyet, trakeostomi açılma zamanı, taburculuktaki GKS ve tekrar hastaneye yatışla mortalite arasında ilişki saptanmadı. Olguların %74.3’ü EMVD ile taburcu edildi. Hava yolu ve ventilatör sorunları ve ek hastalıkları olanlar için ölüm oranı yüksekti (p <0.05). Altı aylık mortalite oranı %72.2 idi ve sıklıkla solunum yetmezliği nedeniyle ölümler olduğu saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Trakeostomili olarak taburcu edilen olgularda ileri yaş, resüsitasyon sonrası bakım için yatışı olan, ek hastalığı olan, EMVD gereken ve PEG ile beslenen hastalarda mortalitenin yüksek olduğunu; havayoluna bağlı komplikasyonlarında mortalite ile ilişkili faktörler arasında olduğu sonucuna varıldı.
INTRODUCTION: The aim of our study was to evaluate the mortality and morbidity of the patients who were discharged home from the intensive care unit (ICU) with tracheostomy in a 6-month period.
METHODS: This retrospectively study was completed with 35 patients. The demographic characteristics, reasons for admission, comorbidity, Glasgow Coma Scores (GCS) at discharge, repeated hospital admission, whether there was home mechanical ventilator support (HMVS), problems experienced at home, form of nutrition, and causes of death were assessed.
RESULTS: Advanced age, patients requiring care after resuscitation, presence of comorbidity, requirement of HMVS and feeding with PEG were found to be factors related to mortality (p <0.05). Sex, tracheostomy opening time, GCS at discharge and re-hospitalization were not correlated with mortality. 74.3% of the patients were discharged with HMVS. Mortality rate was high for patients with airway and ventilator problems and comorbidities (p <0.05). The six-month mortality rate was 72.2% and it was found that deaths were often caused by respiratory failure.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The mortality rate was higher in patients who were discharged with tracheostomy in patients with advanced age, hospitalization for post-resuscitation care, additional disease, requiring HMVS and fed with PEG; It was concluded that it is among the factors related to mortality in airway - related complications.

OLGU SUNUMU
11.
Distrofik epidermolisis bullosalı hastaya anestezik yaklaşım: olgu sunumu
Anesthetic approach to a patient with dystrophic epidermolysis bullosa: A case report
Mürüvvet Dayıoğlu, Nermin Kılıçarslan, Selimcan Yırtımcı
doi: 10.5222/jarss.2020.96268  Sayfalar 59 - 62 (229 kere görüntülendi)
Giriş: Epidermolizis bülloza (EB), anestezi uygulamalarını hava yolu yönetimi ve sürtünmeye bağlı yeni lezyonların oluşması bakımından komplike hale getiren, vezikülobüllöz lezyonlar ve skar dokuları ile karakterize, nadir görülen bir grup hastalığı tanımlar.
Olgu Sunumu: Distrofik epidermolizis bülloza (DEB) tanısı olan beş yaşında bir erkek çocuk, elektif olarak pseudosindaktili düzeltilmesi ve sünnet için ameliyata alındı. Vücudunun neredeyse tamamında lezyonlar mevcuttu.
Monitorizasyon, yapışkan yüzeyin minimal tutulduğu elektrokardiyogram ve arteriyel oksijen saturasyon takibi ile sınırlı tutuldu. hava yolu devamlılığı için iyice kayganlaştırılmış I-gel tercih edildi. Cerrahinin bitiminde hasta herhangi bir hava yolu problemi yaşamadan ve elektrot yapışma yerlerindeki eritemden başka yeni bir lezyon oluşmadan uyandırıldı. Sonuç: EB'lı hastalarda monitörizasyonun mümkün olduğunca kısıtlanması ve yeni lezyon oluşumunu önlemek için deri ve orofarengeal mukozanın travmadan korunması gerektiğinden I-gel kullanımının bu hastalarda iyi bir seçenek olacağı kanaatindeyiz.
Background: Epidermolysis bullosa (EB) describes a rare group of disease characterized by vesiculobullous lesions and scars which complicate anesthesia practice in terms of airway management and new lesion occurrence due to friction. Case presentation: A five years old boy with dystrophic epidermolysis bullosa ( DEB) admitted for an elective release of pseudosyndactly and circumcision operation. There were lesions on nearly all parts of his body. Monitoring has limited with electrocardiogram ( ECG) with the minimal sticky electrode surface and arterial oxygen saturation. A well-lubricated I-gel was preferred as an airway instrument. At the end of the surgery, the patient was awakened without any airway problem and new bullae formation, except erythema at electrodes adhered regions. Conclusions: We believe that the use of I-gel is a good option in these patients because it is necessary to protect the skin and oropharyngeal mucosa from trauma in order to prevent the formation of new lesions and to limit the monitoring as much as possible in patients with EB.

12.
Preoperatif non-spesifik arka ağrısı olan bir hastada santral nöraksiyel blok sonrasında postoperatif nörolojik defisit
Postoperative neurologic deficit after central neuraxial anesthesia in a patient with preoperative non-specific back pain
Bahattin Tuncali, Hakan Boya, Sukru Arac
doi: 10.5222/jarss.2020.19870  Sayfalar 63 - 66 (230 kere görüntülendi)
Preoperatif arka ağrısı olan 65 yaşındaki kadın hasta kombine spinal epidural anestezi altında sağ diz artroplastisine alındı. Preoperatif değerlendirmede nörolojik muayene ve lomber manyetik rezonans görüntüleme bulguları normaldi. Taburcu olduktan beş hafta sonra, alt ekstremitelerinde güçsüzlük yakınması oldu ve gayta ve idrar kaçırma gelişti. Omurganın manyetik rezonans görüntülemesinde T7-8 düzeyinde omuriliği sıkıştıran bir kitle görüldü. Motor ve duysal defisit, kitle tamamen çıkarıldıktan sonra tamamen düzeldi. Altı ay sonra, önceki diz artroplastisinde kullanılan anestezik yöntemle sol diz artroplastisi uygulandı.
A 65-year-old female patient with preoperative back pain underwent right knee arthroplasty under combined spinal epidural anesthesia. At preoperative assessment, her neurologic examination and lumber magnetic resonance imaging findings were unremarkable. Five weeks after discharge, she complained of weakness in her lower extremities and developed fecal and urinary incontinence. A magnetic resonance imaging of the whole spine showed a spinal mass at the T7-8 level which had compressed the spinal cord. Motor and sensory deficits completely resolved following total removal of the mass. Six months later, she underwent left knee arthroplasty under the same anesthetic method used for her previous knee arthroplasty.

13.
Preterm Eylem İle Sezaryene Alınan Akut Eroin Kullanımı Olan Hastada Anestezisi Yönetimi
Anesthetic Management In A Patİent Undergoing Emergency Ceserean Section,Who Had Just Used Heroin
Harun Özmen, Bahar Aydınlı, Uğur Serkan Çitilcioğlu, Aydın Yücel
doi: 10.5222/jarss.2020.41275  Sayfalar 67 - 70 (262 kere görüntülendi)
Madde suistimali toplumsal sorun olup cerrahi gerektiren hastalarda anestezi uygulamasına ek risklerle morbiditeyi arttırabilir. Konu sezaryen olduğunda hem bebek hem anne açısından iyi bir anestezi tekniği seçimi ve yönetimi zorunlu hale gelir. Olgu, 30 yaşında 50 kg idi; multipar, 34 haftalık gebeliği, eski sezaryen öyküsü olan ve rutin takipleri bulunmayan gebe, ani başlayan aktif servikal kanama, preterm eylemle başvurdu. Vital bulguları stabil, laboratuvar değerleri normal sınırlarda olan, 4 saat önce eroin kullandığı, tok olduğu öğrenilen hasta acil şartlarda sezaryene alındı. Genel anestezi altında 1500 gr ağırlığında bebek doğurtuldu. Yenidoğan yoksunluk sendromu gelişen bebeğe yoğunbakım ünitesinde fenobarbital tedavisi uygulandı. Annede madde kullanımına bağlı yoksunluk sendromu ve başka komplikasyon olmadı. Postoperatif 5. günde anne ve bebek taburcu edildi.
Substance abuse is a social problem and may increase morbidity with additional risks to anesthesia in patients requiring surgery. When it comes to caesarean section, the choice and management of a good anesthetic technique is mandatory for both the baby and the mother. The case presented with a 30-year-old 50 kg, multiparous,34 week-old, woman with a history of previous caesarean section and a sudden onset of active cervical hemorrhage with no routine follow-up. The patient's vital signs were stable, laboratory values were within normal limits, heroin was used 4 hours before and she was not hungry. He was taken for caesarean operation in emergency conditions. A baby weighing 1500 g was delivered under general anesthesia. The infant was diagnosed with newborn withdrawal syndrome and phenobarbital treatment was performed in the neonatal care unit. Maternal withdrawal syndrome and other complications did not occur. On the postoperative 5th day, the mother and baby were discharged.
Key words: Heroin; cesarean sectio; newborn; abstinence syndrom

LookUs & Online Makale