ISSN 1300-0578
Volume : 27 Issue : 3 Year : 2019
Index
Membership
Applications

Quick Search




Journal of Anesthesia - JARSS: 27 (3)
Volume: 27  Issue: 3 - 2019
1.Cover

Page I

2.Contents

Pages II - VI

REVIEW
3.How to Write an Article in English with Effective Phrases?
Güven Mengü, Aslı Dönmez
doi: 10.5222/jarss.2019.08108  Pages 155 - 166
Bu derlemenin amacı, çoğunlukla tıp alanında çalışan ve ana dili İngilizce olmayan dil kullanıcıları için İngilizce makale ve akademik yazı üretme bakımından oldukça faydalı olabilecek temel kalıpları tanıtmaktır. Bu kalıplar, anlamı artırmaya yönelik olarak medikal alandaki genel örneklerin eşlik ettiği işlevsel rollerine göre tablolarda sunulmaktadır. Kullanılan örneklerin medikal profesyoneller tarafından yazılı eserlere etkin bir şekilde uygulanabilecek genel konuları kapsaması önem taşımaktadır. Bu çalışmada verilen kalıpların bilimsel ortamlarda kabul edilmiş bir akış ve hızla yazma becerisini artıracağı görüşündeyiz
The aim of this review article is to reveal the crucial patterns which can be very useful to write articles and academic pieces of writing in English for the non – native language users who mostly work in the medical fields. The patterns are presented in tables according to their functional roles accompanied by general examples in the field of medicine to enhance meaning. It should be noted that the examples have general topics which can be applied effectively to the written works by medical professionals. As far as we are concerned the patterns acquainted here will increase the ability to write with an accepted flow and rhythm in scientific settings.

4.Effective patient blood management
Büşra Tezcan
doi: 10.5222/jarss.2019.98608  Pages 167 - 173
Son yıllarda kan ve kan ürünleri transfüzyonunun komplikasyonları, mortalite ve morbiditeye etkileri ve maliyet üzerindeki yükleri hakkındaki farkındalık artmış ve bu, transfüzyon uygulamasına yeni bir yaklaşım ihtiyacı oluşturmuştur. “Hasta Kan Yönetimi(HKY)” olarak tanımlanan bu yeni yaklaşım; doğru zamanda, doğru hastaya, doğru ürünle transfüzyon yapılmasını hedefler. Birçok diğer yerleşmiş ve neredeyse kültür haline gelmiş tıbbi uygulamada olduğu gibi var olan transfüzyon alışkanlıklarının da bu yeni yaklaşımla değiştirilebilmesi oldukça zor olmaktadır. HKY’nin amaç, içeriği ve sonuçlarıyla ilgili artan sayıda yayına rağmen, etkin bir biçimde nasıl uygulamaya yerleştirileceği konusundaki deneyim ve çalışmalarla ilgili yayınlar sınırlıdır. Bu yazıda, bu yayınlar ve HKY projesini başarılı ve yaygın olarak kullanmakta olan Avusturalya ve ABD’nin deneyim ve yöntemleri derlenmiştir.
There has been an increased awareness about complications of blood and blood products transfusions, their effects on mortality and morbidity and cost burden in the last years and this reveals the need of a new approach to transfusion practice. This new approach, defined as “Patient Blood Management(PBM)” aims to transfuse the right patient at the right time with the right blood. Alteration of transfusion habits according to this new approach is quite difficult as seen in changing many settled, traditional medical practices. Although there have been an increasing number of publications about the aim, context and results of PBM, there is limited studies and experience about the efficent implementation of this practice. In this report the reports and clinical experiences of countries like USA and Australia who commanly and successfully use this PBM Project are reviewed.

ORIGINAL RESEARCH
5.Comparison of Pressure Volume Loop Closure with Just to Seal Technique to guide Endotracheal Tube Cuff Inflation - A Prospective Randomized Controlled Trial
Amresh Narayan, Ramkumar Dhanasekaran, Thamarai Selvi Krishnasamy
doi: 10.5222/jarss.2019.46036  Pages 174 - 179
INTRODUCTION: Several methods of endotracheal cuff (ETT) inflation were evaluated to ensure proper cuff inflation to avoid short and long term airway morbidities. Pressure Volume Loop (PV-L) closure was found to be a new technique to guide ETT cuff inflation with a lower cuff pressures. Hence, we assessed whether PV-L was a useful guide in inflating the ETT with adequate cuff pressure when compared to Just to Seal (JS) technique.
METHODS: A prospective randomized double blinded study was done on eighty four patients undergoing surgeries under general anaesthesia using endotracheal tubes. The ETT cuffs were inflated using PV-L closure in PV- L group and using stethoscope in JS group. The cuff pressure was measured as primary outcome of the study. The cuff volume, post operative sore throat, cough and hoarseness of voice were assessed as secondary outcomes.
RESULTS: In our study, PV-L group had statistically significantly lower post intubation cuff pressure (24.5 ± 4.97 cm H2O in PV-L group, 28.6 ± 6.39 cm H2O in group JS, p = 0.002) and pre extubation cuff pressure (24.9 ± 4.923 cm H2O in Group PV-L, 29.0 ± 5.624 cm H2O in Group JS, p = 0.001) when compared with the JS method.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Pressure Volume Loop-guided endotracheal tube cuff inflation was an effective way to seal the airway with lower cuff pressures and was associated with a lower incidence of postoperative ETT cuff related complications when compared with Just to Seal method.

6.Mean Platelet Volume Could it Be Used as a Predictive Marker for Mortality in Post Cardiac Arrest Patients Undergoing Targeted Temperature Management?
Mahmut Alp Karahan, Nuray Altay, Evren Büyükfırat, Orhan Binici, Mehmet Kenan Erol, Başak Pehlivan, Veli Fahri pehlivan, ERDOĞAN Duran, Ahmet Atlas
doi: 10.5222/jarss.2019.18209  Pages 180 - 185
GİRİŞ ve AMAÇ: Mevcut kılavuzlar, Kardiak arest sonrası (PKA) hastalarda klinik sonuçları iyileştirmek adına orta derecede Hedefe yönelik sıcaklık tedavisi (HYH) önermektedir. HYH alan hastalarda sağkalım ile ilgili bir prognostik değer tam olarak belirnememiştir. Bu çalışma, HYH uygulanan PKA hastalarında OTH ile mortalite arasındaki ilişki değerlendirmeyi amaçlamıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Retrospektif olarak tek merkezde yapılan bu çalışmamıza, kardiyak arest geçiren ve 6 saat içinde için HYH uygulanan 15 hasta dahil edildi. HYH, 48 saat boyunca 34 °C'lik bir hedef sıcaklıkta tutuldu. İlk 96 saat içinde PKA hastalarının karakteristik özellikleri ve OTH ile ilgili tüm veriler incelenip kayıt altına alındı.
BULGULAR: 15 hastanın 11'i (%73,3) hastanede kaldığı süre içinde öldü. T0,T1,T2,T3,T4 24 saat aralıkları ile toplam da 5 defa hemogram değerlerine bakıldı. RDW değerleri hariç tüm değerlerin zaman içerisinde değişimi anlamlı olarak tespit edildi (P<0,05). Hayatta kalan hastalar ölen hastalara göre değerlendirildiğinde sadece OTH T1,T2 ve T4 değerlerinde istatiksel olarak anlamlı değişimler görüldü. T4 OTH eşik değeri olarak 7,63 olarak tespit edildi. (AUC= 1,00,% 95 CI: 1,00–1,00, p = 0,004,% 100 duyarlılık ve% 100 özgüllük).
TARTIŞMA ve SONUÇ: OTH'deki HYH sonrası ikinci gün değerleri, HYH ile tedavi edilen PKA hastalarında sağkalımın bağımsız bir belirleyicisidir. Bu hastalarda sağkalımı tahmin etmek için OTH değişikliği kullanılabilir.
INTRODUCTION: Current guidelines recommend a period of moderate targeted temperature management (TTM) for post cardiac arrest patients (PCA) to improve clinical outcomes. A prognostic value related to survival in patients receiving TTM was not fully established. In this study, we aimed to investigated the relationship between MPV and mortality in PCA patients undergoing TTM.
METHODS: This was a single-center, retrospective cohort study included 15 patients with out-of-hospital cardiac arrests who underwent TTM for PCA within 6 h of cardiac arrest. Hypothermia was maintained for 48h at a target temperature of 34°C. We examined all data about PCA characteristics as well as MPV on the first 96 hours from admission.
RESULTS: Of the 15 patients, 11 (73,3) died during hospital stay. T0, T1, T2, T3, T4 24 hour intervals with a total of 5 times hemogram values were examined. The change of all values except RDW values over time was found to be significant (P <0.05). When evaluated according to the surviving patients, only MPV T1, T2 and T4 values showed statistically significant changes. T4 MPV cut-off of 7,63 best separated survivors and decedents (AUC=1,00, 95% CI: 1,00–1,00, p=0.004 with a sensitivity and specificity of 100% and 100%, respectively).
DISCUSSION AND CONCLUSION: The second day after MPV in TMM is an independent predictor of survival in PCA patients treated with TTM. A MPV change can be used to predict survival in these patients.

7.Factors associated with postoperative mortality in geriatric orthopedic surgery: a retrospective analysis of single center data
Gamze Küçükosman, Hüseyin Öztoprak, Tuğçe Öztürk, Hilal Ayoglu
doi: 10.5222/jarss.2019.25733  Pages 186 - 192
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmamızda ortopedik cerrahi uygulanan 65 yaş ve üstü hastalarda postoperatif mortalite ile ilişkili peroperatif değişkenler ve anestezi ile ilişkili faktörler değerlendirildi.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2015-2017 yılları arasında ortopedik cerrahi geçiren ≥65 yaş hasta kayıtları retrospektif olarak incelendi.
BULGULAR: Araştırmaya 135 hasta dahil edildi. Operasyonların %26’sını total kalça protezi, %24’ünü alt ekstremite kırığı, %18’ini total diz protezi, %17’sini ampütasyon cerrahisi ve %14’ünü üst ekstremite kırığı oluşturuyordu. Amputasyon cerrahisi geçirenlerde postoperatif mortalite oranı (%76.9) en yüksekti (p<0.05). Bölgesel veya genel olsun, anestezi tipinin mortalite ile ilişkili olmadığı bulundu. Mortalitenin artan yaş, ≥3 ASA skoru, acil cerrahi, ≥3 eşlik eden hastalık olması, uzun preoperatif yatış süresi ve preoperatif düşük hemoglobin (Hb) değerleriyle ilişkili bulundu (p<0.05). Postoperatif komplikasyon gelişen, yoğun bakım ünitesinde (YBÜ) izlenen ve mekanik ventilator (MV) gerektiren hastalar ile YBÜ ve hastanede yatışı uzun olan hastalar daha yüksek mortalite oranlarına sahipti (p <0.05). Tüm hastaların% 9.6'sının öldüğü saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Geriyatrik ortopedik cerrahi hastaları arasında cinsiyet ve anestezi metodu hariç, artan yaş, yüksek ASA skorları, acil cerrahiler, eşlik eden hastalık sayısı, preoperatif yatış süresi, preoperatif düşük Hb değerleri, YBÜ-MV gerektiren postoperatif komplikasyonlar ve YBÜ ve hastanede uzun kalış süreleri postoperatif mortaliteyi etkileyen faktörlerdi. Geriatrik ortopedik cerrahi sonrası postoperatif prognozu iyileştirilmede detaylı preoperatif değerlendirmenin ve peroperatif klinik yönetimin gerekli olduğuna inanıyoruz.
INTRODUCTION: Our study assessed factors related to anesthesia and peroperative variables associated with postoperative mortality among patients ≥65 years who had undergone orthopedic surgery.
METHODS: Reports on patients ≥65 years who had undergone ortopedic surgery between 2015 and 2017 were investigated retrospectively.
RESULTS: The study included 135 patients. The operations comprised 26% total hip prosthesis, 24% lower extremity fractures, 18% total knee prosthesis, 17% amputation surgery and 14% upper extremity fractures. The postoperative mortality rates were highest (76.9%) among who underwent amputation surgery (p<0.05). It was found that anethesia type, whether regional or general, was not related to mortality. Mortality was found to be associated with increasing age, ≥3 ASA score, emergency surgery, ≥3 accompanying diseases, long preoperative admission and low preoperative hemoglobin (Hb) values (p<0.05). Patients developing postoperative complications, those who were monitored in intensive care unit (ICU) and required mechanical ventilator (MV), and patients with long admissions to ICU and hospital had higher mortality rates (p<0.05). Among the all patients, 9.6% were known to have died.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Among geriatric ortopedic surgery patients, apart from gender and anesthesia method, increasing age, high ASA scores, emergency surgery, the number of accompanying diseases, duration of preoperative admissions, low preoperative Hb values, postoperative complications requiring ICU-MV and long periods of admission to ICU and hospital were all factors that affected postoperative mortality. We believe that detailed preoperative assessment and perioperative clinical management are essential if postoperative prognosis after geriatric ortopedic surgery is to be improved.

8.Frequency of Palliative Care Patients in a Second Level Intensive Care Unit: Retrospective Study
Ali Bestemi Kepekci, Elif Erdoğan, Merve Zıvalı
doi: 10.5222/jarss.2019.04127  Pages 193 - 197
GİRİŞ ve AMAÇ: Yoğun bakım üniteleri (YBÜ) mortalite sıklığının yüksek olduğu ünitelerdir. Bu nedenle yoğun bakım doktorları yaşam sonu bakım konusunda da bilgili olmalıdır. Palyatif bakım hastaları da sıklıkla yaşamlarının son dönemlerinde YBÜ’lerine transfer olarak destek bakım yerine agresif tedavilere maruz kalmaktadırlar. Bu çalışmanın temel amacı, YBÜ’mizde takip edilen palyatif bakım hastalarının sıklığını, karakteristik özelliklerini, YBÜ’de kalış sürelerini, primer hastalıklarını ve sonuçlarını araştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: YBÜ’mize 01.01.2017-31.08.2018 tarihleri arasında başvuran 173 hastanın dosyaları geriye dönük olarak incelendi. Dünya Sağlık Örgütü’nün belirlediği kriterlere göre; palyatif bakım hastası olarak kabul edilebilecek hastalar, YBÜ’de takip edilen hastaların arasından alındı. Çalışma kriterlerine uyan hastalar, palyatif bakım hastaları (çalışma grubu) ve yoğun bakım hastaları (kontrol grubu) olarak belirtilip iki gruba ayrıldı. Palyatif bakım kriterlerini karşılayan 62 hasta (%39) çalışma grubu olarak kabul edildi. Palyatif bakım hastalarının sıklığı, demografik özellikleri, YBÜ kalış süreleri, tanı, APACHE II skorları, ölüm veya taburcu olma durumu listelendi.
BULGULAR: Ortalama yaş, mortalite, hastanede kalış süresi ve taburculuk oranları iki grup arasında anlamlı olarak farklıydı. Çalışma grubu hastalarının çoğunda ileri dönem nörolojik hastalıklar ve terminal dönem kanser olduğu görüldü. Çalışma grubu hastalarının toplam YBÜ yatak günlerinin %55'ini meşgul ettiği gözlendi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Yaşam sonu bakım kalitesini arttırmak için yoğun bakım doktorlarını yaşam sonu bakım konusunda bilinçlendirmek, yaşam sonu kararları uygulamak, palyatif bakım ünitesi yataklarının sayısını artırmak ve palyatif bakım hastalarının bakımında ve yoğun bakım yatış kararlarında belirlenecek yönergeleri kullanmak olabilir. Böylelikle YBÜ’lerinin uygunsuz kullanımı da önlenebilecektir.
INTRODUCTION: Intensive care units (ICUs) are the units with high mortality rates. Therefore, intensive care physicians should have knowledge in terms of end-of-life care. Palliative care patients are often exposed to aggressive treatments instead of supportive care as they transfer to ICUs in the late period of their lives. The main aim of this study is to investigate the frequency, characteristics, duration of ICU stay, primary diseases and outcomes of palliative care patients admitted in our ICU.
METHODS: The data of 173 patients who admitted to the intensive care unit between 01.01.2017 and 31.08.2018 were retrospectively analyzed. According to the criteria set by the World Health Organization; the patients who could be considered as palliative care patients were included in these patients who were admitted in the ICU. Patients who met the study criteria were classified into two groups as palliative care patients (study group) and intensive care patients (control group). Sixty-two patients (39%) who met the palliative care criteria were accepted as the study group. The frequency, demographic characteristics, ICU stay times, diagnosis, APACHE II scores, death or discharge status of palliative care patients were listed.
RESULTS: The mean age, mortality, ICU stay and discharge rates were significantly different between the two groups. Most of the study group had advanced neurological diseases and terminal period cancer. It was observed that the patients in the study group occupied 55% of the total ICU bed days.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In order to improve the quality of end-of-life care, to increase the awareness of end-of-life care of ICU doctors, to implement end-of-life decisions, to increase the number of palliative care unit beds, and to use the instructions to be determined in the care of palliative care patients and in intensive care admission decisions. Thus, inapprioriate use of ICUs can be prevented.

9.Perioperative Hypothermia Incidence: Where are we after 5 years?
Can Aksu, Alparslan Kuş, Önder Topbaş, Sema Erdoğan, Yavuz Gürkan
doi: 10.5222/jarss.2019.40085  Pages 198 - 203
GİRİŞ ve AMAÇ: İstemsiz perioperatif hipotermi anestezi pratiğinde mortalite ve morbiditeye yol açan önemli bir problemdir. Hipoterminin önlenmesi için, perioperatif sıcaklık monitörizasyonu yapılması, aktif ısıtma, oda sıcaklıklarının düzenlenmesi gibi bir çok önlem alınmalıdır. Kliniğimizde yapılan önceki bir çalışmada, hipotermi insidansı %45.7 olarak bulunmuş ve gelecekte istenmeyen hipotermi insidansını azaltmak için alınması gereken önlemler belirlenmişti. Bu çalışmada, hastaların ameliyat sonrası vücut sıcaklıklarını ölçerek kliniğimizde hipotermi insidansını ve kullanılan yöntemlerin perioperatif hipotermiyi önlemede ne kadar etkili olduğunu belirlemeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Etik kurul onayı ve bilgilendirilmiş hasta onamı alındıktan sonra, bir aylık bir sürede, operasyon süreleri 30 dakikadan uzun olan hastalar çalışmaya dahil edildi. Hastaların demografik verileri, ameliyatların tipi ve süresi, perioperatif dönemde kullanılan aktif ısıtma yöntemleri, sıcaklık monitörizasyonu varlığı, pre ve postoperatif olarak infrared termometreyle timpanik membrandan ölçülen vücut sıcaklıkları kaydedildi. Hipotermi, 36°C'den düşük vücut sıcaklığı olarak tanımlandı. Hipotermi insidansı ve ısıtma yöntemlerinin ve monitörizasyonunun ne sıklıkta uygulandığı hesaplandı.
BULGULAR: Bir ay ile 96 yaş arasında (ortalama 42 ± 22,3) toplam 793 hasta çalışmaya alındı (461 kadın, 332 erkek). Hipotermi insidansı% 31.27 olarak bulundu. Operasyon sırasında aktif olarak ısıtılan toplam 475 (% 59.89) hasta kaydedildi. Isı monitörizasyon oranı ise %9’du.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışma, kliniğimizde istemsiz perioperatif hipotermi insidansının daha önceki çalışmamıza oranla azaldığını göstermektedir. Ancak, daha alınması gereken önlemler olduğunu düşünmekteyiz.
INTRODUCTION: Inadvertent perioperative hypothermia is an important problem leading to mortality and morbidity in anesthesia practice. In order to prevent hypothermia, many precautions should be taken such as perioperative temperature monitoring, active heating and regulation of room temperatures. In a previous study in our clinic, the incidence of hypothermia was found to be 45.7% and the precautions that should be taken to reduce the incidence of inadvertent hypothermia in the future were determined. In this study, we aimed to determine the incidence of hypothermia in our clinic by measuring postoperative body temperatures of the patients and how effective the methods used are in preventing perioperative hypothermia.
METHODS: After obtaining ethics committee approval and written consent from the patients, patients with operation times longer than 30 minutes were included in the study within a 1 month period. Demographic data of the patients, type and duration of surgeries, heating methods in the perioperative period, presence of temperature monitoring, pre-postoperative body temperatures measured with an infrared thermometer from tympanic membranes of the patients were recorded. Hypothermia was defined as body temperature of less than 36°C. The incidence of hypothermia and the frequency of heating methods and monitoring were calculated.
RESULTS: A total of 793 patients were recruited (461 female, 332 male) aged between 1 month and 96 years (mean 42 ± 22.3). Incidence of hypothermia was found as 31.27%. A total of 475 (59.89%) patients who were actively heated during the operation were recorded. The temperature monitoring rate was 9%.
DISCUSSION AND CONCLUSION: This study showed that the incidence of inadvertent perioperative hypothermia in our clinic was decreased compared to our previous study. However, we think that there are more cautions to be taken.

10.The Relationship Between Return of Spontaneous Circulation and Neutrophil Lymphocyte and Platelet Lymphocyte Ratios in Cardiac Arrest Cases
Sedat Bilge, Yahya Ayhan Acar, Derya Can, Gökhan Özkan
doi: 10.5222/jarss.2019.29392  Pages 204 - 209
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmada, kardiyak arrest olgularında spontan dolaşımın geri dönüşü beklentisinin öngörülebilmesine yönelik olarak nötrofil-lenfosit ve platelet-lenfosit oranlarıyla spontan dolaşımın geri dönüşü arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Acil servise 01 Ekim 2016-01 Haziran 2018 tarihlerinde başvuran hastalardan kardiyak arrest tanısı alanlar belirlendi. Demografik veriler, tam kan parametreleri, nötrofil-lenfosit ve platelet-lenfosit oranları, spontan dolaşımın geri dönüp dönmediği ile kardiyopulmoner resüsitasyon süreleri kaydedildi. Hastalar, spontan dolaşımın geri döndüğü ve dönmediği olmak üzere iki gruba ayrıldı. İki grup için nötrofil-lenfosit ve platelet-lenfosit oranları istatistiksel olarak analiz edildi.
BULGULAR: Çalışmaya toplam 216 olgu dâhil edildi. Olguların 54’ünde (%25) spontan dolaşımın geri döndüğü bulundu. Tam kan parametreleri değerlendirildiğinde, beyaz küre, platelet ve nötrofil sayıları, nötrofil-lenfosit ve platelet-lenfosit oranları için spontan dolaşımı geri dönen ve dönmeyen gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p<0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızdan elde ettiğimiz veriler, beyaz küre, nötrofil ve platelet sayıları, nötrofil-lenfosit ve platelet-lenfosit oranlarının spontan dolaşımın geri dönüşü için öngörü sağlayabileceğini gösterdi.
INTRODUCTION: The present study aimed to investigate the relationship between return of spontaneous circulation (ROSC) and the neutrophil-to-lymphocyte ratio (NLR) and platelet-to-lymphocyte ratio (PLR) regarding the prediction of ROSC in cardiac arrest (CA) cases.
METHODS: The patients who presented to the emergency department due to CA between October 1, 2016 and June 1, 2018 were identified. Demographic data, complete blood count (CBC) parameters, NLR and PLR, whether ROSC was achieved or not, and cardiopulmonary resuscitation durations were recorded. The patients were divided into two groups: patients in whom ROSC was achieved and those in whom ROSC was not achieved. NLR and PLR were compared between the groups and statistically analyzed.
RESULTS: In total, 216 patients were included in the study. ROSC was achieved in 54 (25%) cases. When CBC parameters were evaluated, statistically significant differences were found between the white blood cell, platelet, and neutrophil counts as well as NLR and PLR values of the groups (p < 0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Data obtained in this study shows that white blood cell, platelet, and neutrophil counts as well as the NLR and PLR can predict ROSC.

11.Effect of dexmedetomidine as an adjuvant to 0.25% bupivacaine for local infiltration of port site in laparoscopic cholecystectomy in terms of quality and duration of post-op analgesia
Venkatesh Selvaraj, Rajkumaran Kamaraj
doi: 10.5222/jarss.2019.80764  Pages 210 - 216
INTRODUCTION: Laparoscopic cholecystectomy(LC) technically has evolved as a day case procedure even to a extent that ASA III patients are also not a exclusion. Pain is one of the cause for unexpected overnight hospital stay. The recent PROSPECT (PROcedure SPECific Postoperative Pain Management) working Group has recommended port site infiltration along with NSAIDS and paracetamol as the preferred mode of analgesia for laparoscopic cholecystectomy. Hence, we studied about efficacy of dexmedetomidine as an adjuvant for local anesthetic portsite wound infiltration with bupivacaine in patients undergoing laparoscopic cholecystectomy.
METHODS: 120 patients of ASA I–II scheduled for LC were randomly allotted to two groups. Group A received port site wound infiltration with 24 ml of 0.25% Bupivacaine and dexmedetomidine 2mcg/kg, while Group B received wound infiltration with 24ml of 0.25% bupivacaine divided equally for all the four laparoscopic port sites. A standard general anesthesia technique was used in all the patients. Pre-emptive analgesia with Inj. Paracetamol 1gm i.v given 30minutes before skin incision. Rescue analgesic with Inj. tramadol 1mg/kg and ketorolac 0.5 mg/kg intravenous infusion. Postoperative pain score, duration of effective analgesia, need for rescue analgesic, time of ambulation and hospital discharge.
RESULTS: Dexmedetomidine group has better pain score, longer duration of effective analgesia, lower percentage of patients requiring rescue analgesic, and earlier ambulation and hospital discharge.
DISCUSSION AND CONCLUSION: We conclude that dexmedetomidine 2μg/kg is an effective adjuvant to bupivacaine for port site wound infiltration in terms of quality and duration of postoperative analgesia following laparoscopic cholecystectomy.

12.Hıgh Intraoperatıve Cuff Pressure Incıdence Due to Endotracheal Cuff Inflatıon Methods And Its Clınıcal Effects
İlkay Baran, Savas Altinsoy, Özge Yamankılıç Mumcu, Aslı Dönmez
doi: 10.5222/jarss.2019.41636  Pages 217 - 223
GİRİŞ ve AMAÇ: Endotrakeal tüpe ait kafın en önemli fonksiyonu pozitif basınçlı ventilasyon sırasında kaçak oluşturmaması ve faringeal içeriğin aspirasyonunu engellemesidir. Endotrakeal tüp kafları için güvenli basınç aralığı genellikle 20 ila 30 cmH2O arasındadır. Kaf basıncındaki düşüklük hava kaçağına, gastrik ve orofaringeal içeriğin mikroaspirasyonu sonucu na¬zokomiyal pulmoner enfeksiyon oluşturabilme riskine sahiptir. Kaf basıncı mukozal perfüzyon basıncının üzerine çıkarsa tra¬keal mukozada kan akımı yavaşlar ve durur. Sonuçta Overinflasyon, boğaz ağrısı ve ses kısıklığı, trakeal rüptür, darlık ve trakeo-özofageal fistül gibi çeşitli komplikasyonlarla sonuçlanabilir.
Çalışmamızın amacı uygulanan bu subjektif yöntemin güvenli ölçüm değerlerini sağlayıp sağlamadığını kontrol etmek ve bu konudaki farkındalığın gözden geçirilmesidir.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Yerel etik kurul onayı alındıktan sonra ASA I-IV risk grubunda 249 hasta dahil edildi. Rutin anestezi monitörizasyonu uygulanan hastalara rutin indüksiyon ve idamesi uygulandı. Tüm hastaların demografik verileri, tüp no, kaf pilot şişirme yöntemi ve şişiren kişiler kayıt edildi. Sonrasında 15. dakikada kaf basıncı monemetre ile ölçüldü ve kayıt edildi. Yüksek bulunan basınçlar normal aralığa kaçak olmayacak şekilde indirildi. Derlenme odasında ve 24. saatte boğaz ağrısı, ses kısıklığı ve yutma güçlüğü açısından komplikasyonlar kayıt edildi.
BULGULAR: Çalışmamıza 249 hasta dahil edildi. Hiçbir hasta güvenli kabul edilen 20 cmH2O’un altında kaf basıncına sahip değildi. Hastalar kaf basınçlarına göre Grup N (20-30 cmH2O), grup I (30-50 cmH2O), grup II (50-70 cmH2O) ve grup III (>70 cmH2O) olacak şekilde dört gruba ayrıldı. 249 hastanın 18’i Grup N (%7.2), 105 hasta (%42.1) grup I, 50 hasta (%20) grup II, 76 hasta (%30.5) en yüksek basınç grubu olan grup III’ te idi. Hastaların % 78’inde palpasyon yönteminin kullanıldığı bulundu (p<0.001). Postoperatif boğaz ağrısı derlenme odasında 8 (%3.2) ve 24. saatte 78 (%31.3) hastada görüldü. Derlenme odasında boğaz ağrısı yaşayan 8 hastanın hepsi en yüksek kaf basıncına sahip grup III’te idi (p<0.001). 24. saatteki boğaz ağrısı özellikle basınç artışı ile kolere seyrederken, Grup III’de 76 hastanın 61 (%80.2)’sinde pozitif olarak bulundu (p<0.001). Basınçtaki yükseklik postoperatfi dönemde ciddi oranda boğaz ağrısına neden oluyor. Bu süre anestezi pratiğinde rutin değerlendirme periyodu içerisinde olmadığından dolayı gözden kaçabilmektedir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Yapmış olduğumuz bu çalışma ile endotrakeal tüp kaflarının basınçlarının rutin kullandığımız yöntemlerle (palpasyon ve kaçak sesi olamayıncaya kadar) uygun şekilde ayarlanamadığı ve büyük çoğunlukla yüksek basınçlara neden olduğunu gördük. Ayrıca, bu yüksek basınçların da posteoperatif dönemde gelişen boğaz ağrısı ile ilişkili olduğunu ortaya koyduk.
INTRODUCTION: The most important function of the endotracheal tube cuff is, it does not cause leakage during positive pressure ventilation and prevents aspiration of pharyngeal content. The low cuff pressure has the risk of air leakage, micro-aspiration of gastric and oropharyngeal contents. If the cuff pressure increases above the mucosal perfusion pressure, the blood flow of tracheal mucosa. Over-inflation, sore throat and hoarseness may result in various complications such as tracheal rupture, stenosis and tracheo-esophageal fistulae.
The aim of this study is to check whether this subjective method provides safe measurement values and to review the awareness of this subject.

METHODS: After the approval of the local ethics committee, 249 patients in the ASA I-IV risk group were included. Routine induction and maintenance of patients undergoing routine anesthesia monitoring was performed. Demographic data, tube number, cuff pilot inflation method and inflatable subjects were recorded. After 15 minutes, the cuff pressure was measured with the monometer and recorded. High pressures were lowered to the normal range without leakage. Complications in the recovery room and at the 24th hour for sore throat, hoarseness and dysphagia were recorded.
RESULTS: 249 patients were included in this study. Patients were divided into four groups according to cuff pressures: Group N (20-30 cmH2O), group I (30-50 cmH2O), group II (50-70 cmH2O) and group III (> 70 cmH2O). Eighteen (7.2%) patients, were in group N, 105 (42.1%) were in group I, 50 (20%) were in group II, 76 patients (30.5%) were in group III with the highest pressure group. Palpation method was used in 78% of patients (p <0.001). Postoperative sore throat occurred at 8 (3.2%) in recovery room and 78 (31.3%) patients at 24.hr after operation. 8 patients who had sore throat in the recovery room, were in group III (p <0.001). The throat pain at 24 hours was observed to be positive especially with elevated pressure and 61 (80.2%) of 76 patients were in Group III (p <0.001). The pressure in the postoperative period is a serious cause of sore throat. This period may be overlooked because it is not within the routine evaluation period in anesthesia practice.
DISCUSSION AND CONCLUSION: With this study, we have seen that the pressures of the endotracheal tube cuff cannot be adjusted by the routine methods which we use (palpation and minumun leak volüme methods) and this metods can cause high pressures. We also found that these high pressures were associated with sore throat that developed during the post-operative period.

CASE REPORT
13.Anesthesia Experience Of A Patient With Myotonic Dystrophy
Sedef Gülçin Ural, Meltem Aktay İnal
doi: 10.5222/jarss.2019.77486  Pages 224 - 227
Miyotonik distrofi, miyotonik sendromlar içinde en sık karşılaşılanıdır. İskelet ve düz kaslarda anormalliklerle birlikte kardiyak, gastrointestinal ve endokrin sistemle ilgili problemler içerir. Myotonik Distrofilerde, kas güçsüzlüğü, solunumsal ve kardiyak fonksiyonların etkilenmesi, malign hipertermi ve rabdomiyoliz gibi potansiyel perioperatif komplikasyonlar görülebilmesi nedeniyle anestezi yönetimi önemlidir. Bu sunumda travma sonrası gelişen femur fraktürü nedeniyle operasyon planlanan miyotonik distrofi tanısı olan bir hastada uyguladığımız spinal anestezi deneyimimiz literatür bilgileri ışığında sunulmaktadır.
Myotonic dystrophy is the most common of the myotonic syndromes. Patients suffer from cardiac, gastrointestinal and endocrine system related problems as well as skeletal and smooth muscle abnormalities. Anesthesia management of patients with myotonic dystrophies is important because of muscle weakness, impairment of respiratory and cardiac functions, and potential perioperative complications such as malignant hyperthermia and rhabdomyolysis. In this case report, our experience with spinal anesthesia in a patient with myotonic dystrophy planned for operation due to post-traumatic femur fracture is presented in the light of current literature.

14.Iatrogenic Horner Syndrome: What is the Cause? Epidural Analgesia or Chest Tube. A Case Report
Hüseyin Utku Yıldırım, Sebnem Rumeli Atıcı, Gülçin Gazioğlu Türkyılmaz, Hadra Şafak Nebioğlu, Mesut Bakır
doi: 10.5222/jarss.2019.28247  Pages 228 - 231
Anestezi ve cerrahi uygulamalara bağlı iyatrojenik Horner Sendromu (HS) ortaya çıkabilmektedir. Göğüs cerrahisi sonrası göğüs tüpü yerleştirilen ve epidural kateterinden opioid uygulandıktan sonra HS gelişen bir olgu burada sunulmuştur. Bu yazının amacı, HS’nin ayırıcı tanısını literatür ışığında tartışmaktır.
Iatrogenic Horner Syndrome (HS) may occur due to anesthesia and surgical interventions. A case that developed HS following chest tube placement after lung surgery and opioid application via epidural catheter is presented here. The aim of this report is to discuss the differential diagnosis of HS in the light of literature

15.Ultrasound guided popliteal and saphenous nerve blocks for diabetic foot surgery in a morbidly obese patient
Özlem Özkalaycı, Seçil Çetin, Muhammet Ahmet Karakaya, Aytekin Ünlükaplan, Agah Rauf İşgüzar, Yavuz Gürkan
doi: 10.5222/jarss.2019.41736  Pages 232 - 234
Bu olgu sunumunda diyabetik ayak cerrahisi geçiren anestezi açısından yüksek riskli hastada ultrason rehberliğinde periferik sinir bloğu uygulama deneyimimizi paylaştık. Hipertansiyon, diyabetes mellitus, koroner arter hastalığı olan morbid obez hastada popliteal ve safen sinir bloğu uygulandı. Bloklar ultrason rehberliğinde 100 mm blok iğnesi ile yapıldı. Popliteal blok supin pozisyonda diz fleksiyonda 15 ml % 0.5 bupivakain ve 15 ml %2 lidokain ile, safen sinir bloğu ise 5ml % 0.5 bupivakain ve 5 ml %2 lidokain verilerek yapıldı. Dolaşım ve solunum sistemleri etkilenmeden cerrahi sorunsuz olarak tamamlandı. Periferik sinir blokları yüksek riskli hastalarda güvenli alternatif anestezi yöntemi olarak akılda tutulmalıdır.
In this case report, we shared our experience of ultrasound guided peripheral nerve block application in a high risk patient for anesthesia undergoing diabetic foot surgery. In a patient with hypertension, diabetes mellitus, coronary artery disease popliteal and saphenous nerve blocks were performed. The blocks were performed with a 100 mm block needle, guided by ultrasound. The popliteal block was performed with 15 ml of 2% bupivacaine and 15 ml of 0.5% lidocaine in knee flexion position and for saphenous nerve block 5 ml of 0.5% bupivacaine and 5 ml 2% lidocaine was administered. Surgery was completed without comprimising the circulatory and respiratory systems. Peripheral nerve blocks should be kept in mind as a safe alternative method of anesthesia in high risk patients.

LookUs & Online Makale